PROJE DETAYI
Kısaca bu kavramları biraz izah edelim:
CİHAD/MÜCAHİD:
“Cihad”ı“nefisle mücadele”,“Zalimlere karşı hakkı ve haklıyı savunma”, “İslâm’ı tebliğ ve bu uğurda düşmanla savaşma da dahil her türlü mücadele”olarak tarif edebiliriz.
Arapça’da “güç ve gayret sarfetmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkânları kullanmak” mânasındaki “cehd” kökünden türeyen cihad, İslâmî literatürde“dinî emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışmak, İslâm’ı tebliğ, nefse ve dış düşmanlara karşı mücadele vermek” şeklindeki genel ve kapsamlı anlamı yanında fıkıh terimi olarak daha çok müslüman olmayanlarla savaş, tasavvufta ise nefs-i emmâreyi yenme çabası için kullanılmıştır.
“Cihad” kelimesi ile aşağıda sunacağımız Âyet ve Hadisi Şeriflerin bir kısmında“doğrudan (Küfür ehli ile) savaş” kastedildiği gibi, bir kısmında da “Allah’ın rızâsına uygun bir şekilde yaşama çabası”kasdedilmiştir.
“Cihad”Kişinin, Allah’ın rızasına ve cennetine karşılık, kendini O’nun yoluna adaması ve O’na sunmasıdır.
“Cihad”, Kur’ân-ı Kerîm’de isim olarak dört, bundan türeyen fiil şeklinde yirmi dört yerde geçmektedir; “Cihad Eden”anlamındaki “Mücahid”ise iki âyette zikredilmiştir.
وَإِذَآ أُنزِلَتْ سُورَةٌ أَنْ آمِنُواْ بِاللّهِ وَجَاهِدُواْ مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ أُوْلُواْ الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُواْ ذَرْنَا نَكُن مَّعَ الْقَاعِدِينَ
“Allah'a inanınız ve peygamberi ile birlikte cihad ediniz direktifini içeren bir sure indiğinde onların içindeki zenginler senden izin isteyerek «Bizi bırak evlerinde oturanlarla birlikte olalım» derler.”[30]
فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلاَفَ رَسُولِ اللّهِ وَكَرِهُواْ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَقَالُواْ لاَ تَنفِرُواْ فِي الْحَرِّ قُلْ نَارُ جَهَنَّمَ أَشَدُّ حَرًّا لَّوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ
“Allah'ın Resûlüne muhalefet etmek için geri kalanlar (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler; «bu sıcakta sefere çıkmayın» dediler. De ki: «Cehennem ateşi daha sıcaktır!» Keşke anlasalardı!”[31]
لاَ يَسْتَأْذِنُكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ وَاللّهُ عَلِيمٌ بِالْمُتَّقِينَ
“Allah'a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla canlarıyla savaşmaktan (geri kalmak için) senden izin istemezler. Allah takvâ sahiplerini pek iyi bilir.”[32]
Örnek Sahabi: Amr ibni Cemuh
Uhud savaşı için cihada çağrı yapıldığında üç oğlu gibi Amr ibnu Cemuh da cihad için hazırlanmaya başladı. Halbu ki Amr ra o anda çok yaşlı ve bir ayağı tamamen sakat idi. Bu yüzden çocukları onun mazur olduğunu anlatıp cihada katılmamasını istediler. Bunun üzerine baba oğullarını şikayet için Resulullah (s.a.s.)'in huzura çıktı ve: "Ey Allah'ın Resulü, şu benim oğullarım topal olduğumu bahane ederek beni bu hayırlı işten alıkoymak istiyorlar. Vallahi ben topallığımla cennete girmek istiyorum" dedi. Resulullah sav, oğullarına: "Ona engel olmayın. Herhalde Allah (c.c.) ona şehitlik verecek" buyurdu.
Ordunun hareket vakti gelince Amr ra hiç dönmeyecekmiş gibi hanımına veda etti, sonra kıbleye yönelip şöyle dua etti: "Allah'ım! Bana şehitlik ver. Beni şehitliği kaybetmiş olarak aileme döndürme." Savaşın kızışıp müşriklerin Resulullah sav'i kuşattığı sırada o tek ayağı üzerinde sıçrayarak cihada devam ediyordu. Oğlu Hallad'la beraber Resulullah sav'i koruyan müminlerin ön safında çarpışırken bir taraftan da: "Ben cenneti istiyorum, ben cenneti istiyorum" diyordu. Derken ikisi de şehid olup cenneti garantileyenlere katıldılar.[33]
أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ
“Yoksa siz, Allah içinizden savaşanları ve sabredenleri hiç belirlemeden cennete gireceğinizi mi sandınız.”[34]
Pek Muhterem Müminler!
Cihadla ilgili birçok hadis mevcut olup bunlar bazımüstakil eserlere konu olduğu gibi hadis mecmualarında da “Kitâbü’lCihâd”veya “Fezâilü’l-Cihâd”başlıkları altında toplanmıştır. Genel anlamda cihaddan ve faziletinden bahseden hadisler yanında kime karşı ve nasıl cihad yapılacağına dair de hadisler de vardır.
Mesela:
“Müşriklere karşı mallarınız, nefisleriniz ve dillerinizle cihad edin”[35]
“Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın yanında hakkı söylemektir”[36]
“Mümin kılıcı ve diliyle cihad eder”[37]
“Mücahid nefsiyle cihad edendir”[38]
Şavaşa çıkmakta olan İslâm ordusuna katılmak için gelen birine annesinin ve babasının hayatta olup olmadığını soran Efendimiz sav’in, hayatta olduklarını öğrenince,
قَالَ: أَحَيٌّ وَالِدَاكَ؟! قَالَ: نَعَمْ. قَالَ: فَفِيهِمَا فَجَاهِدْ".
“O halde onlara hizmet yolunda cihad et”[39] emri ise cihadın başka bir boyutunu bizlere göstermektedir.
Hz. Âişe’nin, “Ey Allah’ın Rasulü! Görüyoruz ki cihad amellerin en faziletlisidir; öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” diye sorması üzerine, “Sizin için cihadın en faziletlisi makbul hacdır”[40] buyurmuştur.
Buna göre “cihad”, hayatın gayesi olarak Allah’a kulluk etmek olup, Allah ve Resulü’nün koyduğu ölçülerin fert ve toplum hayatına uygulanmasına çalışmaktan İslâm’ı diğer insanlara tebliğe, İslâm ülkesini ve müslümanları her türlü tehlike ve saldırılara karşı savunma ve bu konuda gerektiğinde savaşmaya kadar kapsamlı bir anlam taşımakla birlikte; kalp, dil, el ve silâh gibi beşerî aksiyonun ortaya konulduğu her vasıta ile yapılabilmektedir.[41]
Cihadın Çeşitleri:
Rahmet Peygamberinin Aziz Ümmeti!
Yukarıda yaptığımız açıklamalar ışığında cihadıgenel olarak beş başlık altında inceleyebiliriz:
1- İlim İle Yapılan Cihad:
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
"Ey Muhammed! İnsanları, Rabbi'nin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir."[42]
“Oku” emriyle başlayıp, ilimle terbiye, tebliğ ve davete dayanan İslâmiyette, bu tebliğ faaliyetinin adı "İlimle Cihad"dır. En güzel mücadele şekli ise Efendimiz sav’in yaptığı gibi Kur'an'ın mücadele şeklidir.
Bunun için Cenâb-ı Hak:
فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُم بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا
"Sen kâfirlere uyma, uyanlara karşı bununla (Kur'an ile olanca gücünle) büyük bir cihadla cihad et"[43] buyurmuştur.
وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا
“Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) «Selam!» derler (geçerler).”[44]
2- Mal ve Can ile Yapılan Cihad
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَهَاجَرُواْ وَجَاهَدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ آوَواْ وَّنَصَرُواْ أُوْلَئِكَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يُهَاجِرُواْ مَا لَكُم مِّن وَلاَيَتِهِم مِّن شَيْءٍ حَتَّى يُهَاجِرُواْ وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ إِلاَّ عَلَى قَوْمٍ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُم مِّيثَاقٌ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
"İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapıp ettiklerinizi hakkıyla görmektedir."[45]
انْفِرُواْ خِفَافًا وَثِقَالاً وَجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ
(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır." (Tevbe, 9/41).
لاَّ يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ أُوْلِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُلاًّ وَعَدَ اللّهُ الْحُسْنَى وَفَضَّلَ اللّهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ أَجْرًا عَظِيمًا
"Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturanlarla malları ve canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik (cennet) vadetmiştir; ama mücahidleri, oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün kılmıştır." (Nisâ, 4/95).
- Malı ile Cihad Eden Sahabi:Hârise bin Nûman
Hârise bin Nûman, malını mülkünü, canını ve bütün hayatını, en küçük bir tereddüt ve şüphe göstermeden Resûlullah’a sav feda edebilen bir kahramandı. Huneyn Muharebesi’nde “Müslümanların mağlup olduğu” haberinin yayılıp tehlikeli bir ânın başladığı bir anda Resûlullah’ın yanından hiç ayrılmayan, vücudunu ona siper eden, cesaret timsali bir insandı.
Suffe Medresesi’nde bir müddet kaldıktan sonra evlenip çocuk sahibi olduğunda da Resûlullah’ın komşusu olmayı çok arzu ediyordu. Ve sonunda Peygamberimizin yakın komşusu oldu. Medine’de, “Resûlullah’ın komşusu” dendiğinde akla Hârise bin Nûman gelirdi.
Bu hususa işaret eden İbni Sa’d, Hz. Hârise’nin, Medine’de Peygamberimizin evinin yakınında bir evi bulunduğunu, Resûlullah’ın ihtiyacı olduğu zamanlarda, Hârise’nin evini boşaltıp ona verdiğini kaydetmektedir.[46] Evini Resûlullah’a veren Hz. Hârise, bu mübarek komşusundan ayrı kalmamak için oraya bir ev daha yaptı. Bir müddet oturduktan sonra bu evini de Hz. Ali ra ile Hz. Fâtıma’ya (r.anha) hibe edecektir.
Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz, Medine’ye geldikten sonra bir seneye yakın Ebû Eyyüb el-Ensâri’nin evinde kaldı. Daha sonra kendi evine taşındı. Bu arada Hz. Ali, Hz. Fâtıma ile evlenince, Resûlullah, Hz. Ali’ye bir ev bulmasını emretti. Hz. Ali, ev aramaya koyuldu. Fakat Peygamberimizin evine yakın yerde bir ev bulamadı, sonunda Medine’nin uzak bir köşesinde bir ev buldu. Bir müddet orada kaldılar.
Resûlullah sav bir gün ziyaretlerine gitti. Bir ara, “Sizi yakınıma almak istiyorum.” buyurdu. Hz. Fâtıma, “Canım babacağım, isterseniz Hârise ile konuş, belki yakınınızdaki evi bize boşaltır.” dedi. Fahr-i Kâinat Efendimiz, muazzez kızı Fâtıma’ya hitaben, “Sevgili kızım, Hârise evini bir kere bize verdi; ikinci defa isteyemem.”
Bu haber bir vesileyle Hz. Hârise’ye ulaştı. Bunun üzerine hemen Resûlullah’a geldi ve “Yâ Resûlallah, duydum ki, Fâtıma’nın, sizin yakınınızda bulunan bir eve ihtiyacı varmış. Benî Neccar’ın en sağlam evlerinden olan evimi boşalttım, gelip otursunlar. Ben ve malımın hepsi Allah ve Resûl’ünündür. Yemin ederim ki, yâ Resûlallah, benden aldığınız mal, benim yanımda, bana bıraktığınız maldan daha hayırlıdır.” dedi.
Hz. Hârise’nin bu samimi ifadeleri üzerine Efendimiz şöyle buyurdu: “Hakikaten doğru söylüyorsun, yâ Hârise, Allah’ın bereketi üzerine olsun.” [47]
Daha sonra Hârise’nin evine Hz. Ali ve Hz. Fâtıma taşındılar.
Hz. Hârise’nin, Efendimizin zevcesi Mariye’ye de bir ev verdiği rivayet edilir. Ayrıca Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah’ın, ailesiyle beraber Medine’ye hicret ettiği zaman, yine Hz. Hârise’nin evinde kaldıkları belirtilmektedir.
Hârise bin Numan’ın bu cömertliği, hayatının sonlarına doğru iki gözünü kaybettikten sonra da devam etmiştir. Hz. Hârise bu sıralar evinin önüne hurma dolu bir zembil koyuyor ve fakirlerin gelip oradan ihtiyaçları kadarını alıp gitmelerini temin ediyordu.[48]
Hz. Hârise, Hz. Cebrâil’i iki defa gördüğünü söyler. İbni Abbas’ın rivayetine göre, Peygamberimiz, Hz. Hârise ve Hz. Cebrâil arasında şöyle bir hadise geçer:
Hz. Hârise bir gün Resûlullah’ın (a.s.m.) huzuruna varır, gizlice birisiyle konuştuğunu düşünerek selam vermez. Az sonra Cebrâil, Resûlullah’a, “O, niçin selam vermedi?” diye sorar. Peygamber Efendimiz, Hârise’ye, “Geldiğinde neden selam vermedin?” deyince, Hz. Hârise, “Sizi, birisiyle konuşurken gördüm, konuşmanızı kesmemek için selam vermedim.” der.
Resûlullah Efendimiz, “Sen onu gördün mü?” diye sorar. Hârise, “Evet.” cevabını verir. Efendimiz, “O, Cebrâil’di!” der. Hz. Cebrâil, “Şayet bana selam verseydi, selamını alırdım.” der ve devamla, “O, 80’lerdendir.” buyurur. Resûlullah Efendimiz, 80’lerin kimler olduğunu sorunca, Hz. Cebrâil şöyle cevap verir:
“İnsanların kaçıştığı bir sırada canını, evladını ve rızkını Allah’a havale ederek, senin çevrende kenetlenip sarsılmadan sabredenlerdir.” Hz. Cebrâil bu ifadeleriyle, Huneyn’de Peygamberimizi yalnız bırakmayan sahabilere işaret ediyordu. Hz. Hârise de oradaydı.
Resûlullah’ın sav, “Cennette bir Kur’ân sesi duydum, ‘Bu kimin sesidir?’ diye sorduğumda, ‘Hârise bin Nûman’ın okuyuşudur.’ dediler.” şeklindeki hadiste olduğu gibi pek yüksek sena ve iltifatına mazhar olan Hz. Hârise, bütün hayatını İslam’a hizmet için vakfetmiş ve Hz. Muâviye devrinde vefat etmiştir.
Allah ondan razı olsun!
- Canı ile Cihad Eden Sahabi: Hubeyb bin Adiyy[49]
Tevhid inancının inatçı düşmanları, gözlerini kamaştıran İslam nurunu gölgelemeye güçlere yetmeyince, çeşitli hilelere başvurmaktan geri durmadılar. Bilhassa Bedir gibi Uhud’da da elebaşlarını kaybedince iyice azdılar ve intikam hıncıyla tutuştular.
Lihyanoğullarıyla anlaşan Adal ve Kare kabilesinden bir grup, Müslüman olduklarını söyleyerek Peygamberimize sav müracaatta bulundular: Yâ Resûlallah, İslamiyet kabilemiz arasında yayılmaya başladı. Sahabilerinden birkaçını bizimle gönder de bize Kur’ân öğretsinler, İslamiyet’i anlatsınlar.”
Bu masum ve makul isteği cevapsız bırakmayan Peygamberimiz, Hz. Mersed bin Ebî Mersed ra başkanlığında, Suffe Ashâbı’ndan 10 zatı bu işle vazifelendirdi.
İrşat heyeti, Mekke’den gelenlerle yola çıktı. Uhud Savaşı’ndan dört ay sonraydı. Hicret’in 4. senesi Sefer ayı başlarıydı… Kafile Recî Suyu’nun başına gelince, âdi bir hıyanetle yüz yüze geldiler. Lihyanoğullarından 100 kadar gözü dönmüş nasipsiz, bu masum ve müdafaasız kimselere saldırmaya yöneldiler. Durumun vahametini anlayan Hz. Mersed, arkadaşlarını yakınlarındaki dağa çekti. Etraflarını saran düşman, onları sıkıştırmaya başladı. Onlar da kılıçlarını çekip kendilerini savunmaya çalıştılar. Fakat çok geçmeden yedi sahabi şehit düştü. Geriye kalan Hubeyb bin Adiyy, Zeyd bin Desinne ve Abdullah bin Târık ra, müşriklerin öldürmeyeceklerine dair söz vermeleri üzerine teslim oldular.
Çapulcular, bu üç sahabiyi sıkıca bağladılar. Mekke’nin yolunu tuttular. Esir olarak götürüp satacaklardı. Direnip gitmek istemeyen Hz. Abdullah bin Târık karşı koydu. Elini çözerek kılıcına sarıldı. Fakat müşrikler fırsat vermediler, bu yüce insanı taşlayarak şehit ettiler.
Ellerinde kalan Hz. Hubeyb ile Hz. Zeyd’i Mekke’ye götürdüler. Hz. Hubeyb, Hicret’ten önce Müslüman olmuştu, Ensar’ın ileri gelenlerindendi. Bedir Savaşı’nda üstün kahramanlık göstermiş, müşriklerin büyüklerinden Hâris bin Âmir’i öldürmüştü. Uhud’da da büyük fedakârlıklar sergilemişti.
Lihyanoğulları, Hz. Hubeyb’i Hâris bin Âmir’in çocuklarına 100 deve karşılığında sattılar. Hâris’in üvey kardeşi Huceyr de, Hz. Hubeyb’i, cariyesi Mâviye’nin evine hapsetti. Gayeleri, bir müddet işkence yapıp eziyet çektirdikten sonra öldürmekti.
Dünyayı kucaklayacak güçlü bir imana sahip olan Hz. Hubeyb, İlahî takdire boyun eğerek, derin bir sabır ve tam bir tevekkül içinde Rabb’ine kavuşacağı günü bekliyordu. Çünkü o, Resûlullah tarafından yüce bir gaye için vazifelendirilmişti. Yeni Müslüman olanlara Allah’ın kelamını öğretmek, İslam’ın güzelliklerini anlatmak için yola çıkmıştı. Bu uğurda başına gelecek her şeyi tam bir rıza ile karşılaması gerekirdi. Hayatta kalıp vazifesini yapsa da kârdaydı, bir ihanete kurban gitse de kazançlıydı. Çünkü şehadet mertebesini kazanacaktı.
Hz. Hubeyb’i aç susuz bir şekilde yalnızlığa terk etmişlerdi. Kaçmaması için de zincire vurmuşlardı. Fakat Hubeyb’i, Rahim olan Rabb’i aç bırakmadı. Ev sahibi Mâviye bir gün Hz. Hubeyb’in yattığı hücrenin kapısını aralayınca şaşkına döndü. Hubeyb’in elinde, dünyada benzeri görülmeyen koca bir üzüm salkımı vardı. Sakin bir şekilde tane tane yiyordu. Daha sonra Müslüman olan Mâviye, bu durumu şöyle anlatıyordu: “Ben Hubeyb’den daha hayırlı bir esir görmedim... O mevsimde değil Mekke’de, dünyada dahi bir üzüm tanesi bulunmazdı. Kendisi zincire vurulmuş olduğu hâlde, elinde bir insan başı büyüklüğünde üzüm salkımı vardı. Herhâlde bunu ona rızık olarak Allah veriyordu…”
Mâviye bir defasında gelerek, gizliden Hz. Hubeyb’e ihtiyacı olup olmadığını sordu. Hubeyb asla nefsini düşünmüyordu. İmanına bir zarar gelebileceği endişesini taşıyordu: “Bana tatlı su içirip, putlar adına kesilmeyen hayvanların etinden yedirmenden ve bir de, beni öldürecekleri günü önceden haber vermenden başka senden bir şey istemiyorum.”
Mâviye anlatıyor: “Hubeyb’in öldürüleceği gün kararlaştırılmıştı. Vallahi ölüm haberini duyunca onun yüzünde zerre kadar bir üzüntü, durumunda en küçük bir endişe görmedim. Sadece ölmeden önce vücut temizliğini yapmak üzere benden emanet olarak bir ustura istedi. İsteğini yerine getirdim.”
Bütün Mekke halkı toplanarak Hz. Hubeyb’i öldüreceklerdi. İntikamlarını vahşi bir şekilde bu masumdan alacaklardı.
Gün aydınlanmış, sabah olmuştu. Menfur emellerine kavuşmak isteyen bir grup Kureyş putperesti, Hz. Hubeyb’in zincire vurulduğu eve geldiler. İntikam ateşinden alev alev olmuş gözlerini Hz. Hubeyb’in üzerine diktiler. İman çağlayanı büyük sahabi, bir melek masumiyeti içinde bekliyordu. Gayet rahat ve sakindi. Üzerinde en ufak bir telaş eserini görmek mümkün değildi. Müşrikler bağlı olduğu prangadan çözerek onu hücresinden çıkardılar. Mekke’ye iki fersah uzaklıkta bulunan Ten’im mevkiine götürüp idam etmek üzere yola çıktılar.
Müşrikler, avını ele geçirmiş aç canavar hâletiyle menhus bir sevinçle ilerlerken, Hz. Hubeyb de, mazlum bir eda, fakat metin ve vakur adımlarla Allah’a kavuşacağı mekâna gidiyordu. Yolda Hz. Zeyd bin Desinne ile karşılaşmış, birbirlerini teselli etmişlerdi.
Ten’im âdeta bir panayıra dönüşmüş, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek oraya dökülmüştü. Bu iki mazlumun öldürülüşünü seyredecek, Bedir’in ve Uhud’un acısını dindireceklerdi güya…
Derince bir çukur kazdılar. Kurumuş koca bir ağaç bedenini getirerek diktiler. Bu bir idam sehpasıydı. Hz. Hubeyb’i idam sehpasının yanına götürdüler. Hz. Hubeyb bir müddet durdu. Müşriklerden hiçbir talepte bulunmamıştı. Fakat son olarak Rabb’inin huzuruna çıkmak istiyordu, “Müsaade ederseniz, bırakın da iki rekât namaz kılayım.” dedi. Müsaade edildi.
Hz. Hubeyb, âdap ve erkânına dikkat ederek huşu içinde iki rekât namaz kıldı. Selam verdikten sonra müşriklere dönerek, “Vallahi eğer ölümden korktu da namazı uzattı zannına kapılmayacak olsaydınız, namazı uzatır ve çoğaltırdım!” dedi. Bu hâldeyken bile imanla bağdaşmayan korkaklık eserini kabul etmiyordu.
Böylece, İslam tarihinde idamdan önce iki rekât namaz kılma âdetini Hz. Hubeyb başlatmış oldu…
Müşrikler, Hz. Hubeyb’i tutup darağacına bağladılar. Yönünü ise Medine’ye çevirdiler. Belki ölümden korkar da inancından vazgeçer düşüncesiyle son olarak şu teklifte bulundular:
“Muhammed’in dinini terk et, sana eman verip serbest bırakalım.”
Hz. Hubeyb, hiç böyle bir teklif beklemiyordu. Bunu kabul etmek, onun için ölümlerin en kötüsüydü. Vakur bir sesle gürledi: “Hayır, vallahi dinimden dönmem, hattâ bütün dünyayı da bana verseniz vazgeçmem!”
Alay dolu bir teklif daha yaptılar: “Doğru söyle, şimdi senin yerine Muhammed’in öldürülmesini, senin de evinde çoluk çocuğunun arasında sağ salim yaşamanı isterdin, değil mi?”
Kalbi Peygamber sevgisiyle dolup taşan Hz. Hubeyb’in verdiği cevap, canileri ürküttü: “Vallahi Peygamberimin ayağına bir diken batmaktansa, canımdan olmaya razıyım!” Daha sonra şöyle devam etti:
“Allah yolunda olunca, hayatımın hiçbir ehemmiyeti yoktur. Vallahi ben imanımdan dolayı öldürülecek olduktan sonra, vurulup hangi yanım üzerine düşersem düşeyim, gam yemem. Çünkü bunların hepsi Allah uğrunadır. O dilerse, parça parça olan vücudumu feyze eriştirir.”
Müşrik topluluğu fedakârlığın ne olduğunu bilemiyorlardı. Ortalığı bir ölüm sessizliği kaplamıştı. Bu sözlere sadece istihza ile gülüp geçiyorlardı. Şirkin bütün çirkinliği suratlarına aksetmişti.
Haksız yere canına kıydıkları için Hz. Hubeyb, onlara içten gelen bir beddua etti: “Allah’ım, Kureyş müşriklerini mahvet! Topluluklarını darmadağın et! Birer birer canlarını al, hiçbirisini sağ bırakma!” Bu beddua Ten’im mevkiinde yankılanınca müşriklerin kimisi kulağını tıkadı, kimisi yere kapaklandı. Daha sonra günlerce müşrikler arasında bu beddua çalkalandı durdu.
Hz. Hubeyb’in imanındaki sebatını ve kararlılığını gören müşrikler, Uhud’da babaları öldürülen eli mızraklı 40 gence hücum emrini verdiler. Dört bir yandan fırlatılan mızraklar Hz. Hubeyb’in vücuduna batıyordu. Bağlandığı ağaç kımıldayınca yüzü Kâbe’ye döndü. Hz. Hubeyb’in bu duruma sevindiği hissedilmişti. Hâlâ dua ediyordu: “Allah’ım, eğer ben Senin katında hayırlı bir kul isem, yüzümü kıbleden başka tarafa çevirme!” diyordu. Artık kimse ondan sonra yüzünü çeviremedi.
Ruhunu teslim edeceğini anlayan Hz. Hubeyb, son olarak Resûlullah’a selam göndermek istedi. Fakat orada selamını ulaştıracak kimsecikler yoktu. “Allah’ım, Sen bize Resûlünün peygamberliğini tebliğ ettirdin. Bize reva görüleni de sabahleyin o Resûlüne eriştir. Allah’ım, selamımı Resûlüne ulaştıracak kimseyi bulamadım. N’olur, selamımı Sen ulaştır!” diye niyazda bulundu.
Peygamberimiz o sabah sahabileriyle sohbet ediyordu. Birden üzerinde vahiy hâli belirdi, “Ve aleyhisselâm” dedi. Sahabiler, “Kimin selamını aldın, yâ Resûlallah?” diye sorunca, Peygamberimiz, “Kardeşiniz Hubeyb’in selamını… Müşrikler onu şehit etti!” buyurdu. Selamı tebliğ eden, Cebrâil’di as.
Bütün müşrik gençleri, ellerindeki mızrakları atıp bitirdiler. En sonunda Hâris bin Âmir’in oğlu Ukbe gidip mızrağını Hz. Hubeyd’in göğsüne sapladı, mızrağın ucu arkasından çıktı. Hz. Hubeyb, Şehadet Kelimesi getirerek cennete uçtu.
Müşrikler, gelen geçen görsün, her tarafa yaysın diye, Hz. Hubeyb’in cesedini darağacından indirmediler. Bu vaziyeti haber alan Peygamberimiz, Hubeyb’in cesedini indirmek için Hz. Amr bin Umeyye’yi ra vazifelendirdi ve kendisine cenneti müjdeledi.
Cesedin yanında bekçiler vardı. Bir gece gizlice yaklaşan Hz. Amr, cesedi çözdü, indirdi, sırtına alarak uzaklaşmak istedi. Durumu fark eden bekçiler, Hz. Amr’ın peşine düştüler. Hz. Amr, Hz. Hubeyb’in cesedini yere bıraktı. Ceset yere düşünce, ne bekçiler gördü, ne Hz. Amr… Cenâb-ı Hak, tekrar müşriklerin eline geçmemesi için, büyük şehidin cesedini gizlemişti!
Hz. Hubeyb’i “şehitlerin ulusu” olarak vasıflandıran Peygamberimiz, “O benim cennette komşumdur.” buyurmuştu.
Allah ondan razı olsun!
3- Kişinin Kendi Nefsine Karşı Cihadı:
İnsan, ömür sermayesini kullandığı müddetçe, nefis ve şeytanın vesveselerine karşı daima uyanık olmalı, korunup arınmak için cihad etmelidir. Yüce Rabbimiz cc Şems Suresinde;
قَدۡ أَفۡلَحَ مَن زَكَّٮٰهَا (٩)وَقَدۡ خَابَ مَن دَسَّٮٰهَا (١٠)
“Nefsini temizlemiş olan şüphe yok ki, felâha ermiştir. Ve yine mutlaka nefsini noksana düşüren de hüsrâna uğramıştır.”[50] Buyrulduğu gibi;
قَدۡ أَفۡلَحَ مَن تَزَكَّىٰ (١٤) وَذَكَرَ ٱسۡمَ رَبِّهِۦ فَصَلَّىٰ (١٥) بَلۡ تُؤۡثِرُونَ ٱلۡحَيَوٰةَ ٱلدُّنۡيَا (١٦) وَٱلۡأَخِرَةُ خَيۡرٌ۬ وَأَبۡقَىٰٓ (١٧)
“Arınmış olan, Rabbinin adını anıp namaz kılan, saadete erişecektir. Fakat siz (ey insanlar!) ahiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.”[51] Buyrularak insan uyarılmıştır.
Efendimiz sav de “Gerçek Mümin nefsiyle cihad edendir” buyurmuşlardır.”[52]
4- İslam Toplumu içinde Müslümanlara karşı Cihad:
وَإِن طَآٮِٕفَتَانِ مِنَ ٱلۡمُؤۡمِنِينَ ٱقۡتَتَلُواْ فَأَصۡلِحُواْ بَيۡنَہُمَاۖ فَإِنۢ بَغَتۡ إِحۡدَٮٰهُمَا عَلَى ٱلۡأُخۡرَىٰ فَقَـٰتِلُواْ ٱلَّتِى تَبۡغِى حَتَّىٰ تَفِىٓءَ إِلَىٰٓ أَمۡرِ ٱللَّهِۚ فَإِن فَآءَتۡ فَأَصۡلِحُواْ بَيۡنَہُمَا بِٱلۡعَدۡلِ وَأَقۡسِطُوٓاْۖ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلۡمُقۡسِطِينَ (٩) إِنَّمَا ٱلۡمُؤۡمِنُونَ إِخۡوَةٌ۬ فَأَصۡلِحُواْ بَيۡنَ أَخَوَيۡكُمۡۚ وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ لَعَلَّكُمۡ تُرۡحَمُونَ (١٠)
“Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah`ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever. * Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah`tan korkun ki esirgenesiniz.”[53]
Hz. Peygamberin, ümmetin içinde “yaşamadıkları şeyleri söyleyen ve emir olundukları yükümlülükleri yapmayan” nesillerin ortaya çıkacağını haber vererek, onlara karşı “Kim onlarla eliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla kalbiyle cihad ederse o mümindir”[54] buyurmuştur.
İbn Ömer'den ra Rasulullah’ın sav şöyle dediği rivayet edilmiş: “Siz, iyne (veresiye) ile satın almaya başladığınızda! ineklerin kuyruklarına tutunduğunuzda, ziraate razı olduğunuzda ve cihadı terkettiğinizde; Allah üzerinize zilleti musallat kılar. Dininize dönmeyinceye kadar Allah, onu sizden söküp atmaz.”[55]
Beyhaki :
İyne ile alışveriş yapmak; adamın, "bunu şöyle şöyle al, ben de senden şöyle şöyle alırım demesidir" der.[56]
Kadı Maverdi de:
"İyne denilmesinin sebebi paranın karla alınmasıdır" demiştir. Ayn ise dirhem ve dinarlardır.
Müellif der ki: Hadisin manası şudur: İnsanlar cihadı terkedip ziraat ve benzeri şeylere yöneldiklerinde, Allah da onların üzerine düşmanlarını musallat kılar. Çünkü onların ne hazırlıkları var ne de onların saldırılarına karşı bir amade olma var. Ayrıca onlar, içinde oldukları dünya nimetlerine rıza göstermişlerdir. Dolayısıyla hakir ve zelil olmaları haktır. Onlar üzerlerine vacip olan kâfirlerle cihada, onlara karşı sert olmaya, dini ikame etmeye, İslam ve ehlinin yardımına, ilayı kelimetullaha, küfür ve ehlini zelil kılmaya dönmedikçe, ondan kurtulamazlar. Nebi'nin sav "...dininize dönünceye dek" sözü, cihadı terketme ve ondan yüz çevirip dünyaya dalmanın dinden çıkma ve ondan ayrılma olduğuna delalet eder. Kendisi için apaçık bir günah olarak bu, kifayet eder.
Şu Hadisi Şerifle bu maddeyi bitirelim.
“Canımı elinde tutana (Allah)’a yemin ederim ki; ya iyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsınız, ya da Allah size katından bir ceza gönderir de sonra O’na dua edersiniz, duanıza icabet edilmez”[57]
5- Kafirlere karşı Savaşarak Cihad:
وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُواْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبِّ الْمُعْتَدِينَ
"Sizinle savaşanlarla; Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez."[58]
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
“Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!” [59]
قُلْ إِن كَانَ آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَآؤُكُمْ وَإِخْوَانُكُمْ وَأَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَأَمْوَالٌ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا أَحَبَّ إِلَيْكُم مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُواْ حَتَّى يَأْتِيَ اللّهُ بِأَمْرِهِ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.”[60]
Cihadı ve Şehadeti Hayatın Manası Kabul Eden Muhterem Müslümanlar!