Fetih Ruhu Ve İstanbul'un Fethi

Aziz ve Muhterem Müminler!

 Bu gün sizlerle İstanbul’un Fethini hatırlarken, yeri geldikce CihadŞehidlik ve Fetih gibi yüce İslamın Şiarından olan terimler üzerinde duracağız.

 Ashabı Kiramın ve Ecdadımızın Şanlı hayatlarından örnekler vereceğiz.

 Cihad: Arapça’da “güç ve gayret sarfetmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkânları kullanmak” mânasındaki cehd kökünden türeyen cihad, İslâmî literatürde “dinî emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaya çalışmak, İslâm’ı tebliğ, nefse ve dış düşmanlara karşı mücadele vermek” şeklindeki genel ve kapsamlı anlamı yanında fıkıh terimi olarak daha çok “müslüman olmayanlarla savaş”, tasavvufta ise “nefs-i emmâreyi yenme çabası” için kullanılmıştır. (bk. MÜCÂHEDE).

 Normal şartlarda cihadın farz-ı kifâye, umumi seferberliği (nefîr-i âm) gerektiren bir tehlike ve saldırı halinde ise farz-ı ayın olduğu konusunda müslüman hukukçular görüş birliği içindedirler.     

 Cihad her alanda olmalıdır:

Manevi     İlimle        Tebliğ ve İrşad 

Maddi       Fenle        teknik ve sanayi

 Rabbimizin cc şu Emri İlahisi ile konumuzu izaha başlayabiliriz.

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ(٧٣)

“Ey Peygamber! Kâfirler(e karşı silahla), münâfıklar(a karşı delil getirerek, dil) ile cihadda bulun ve onlara karşı sert davran; onların varacakları yer  (!) cehennemdir. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” (Tevbe Suresi 9/ 73) [bk. 9/123; 48/29; 66/9]

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (O’nun dininin yayılmasına ve hayata geçmesine) [3] yardım ederseniz, (O da) size yardım eder ve ayaklarınızı sabit/sağlam tutar (güç ve sebat verir).”  (Muhammed suresi 47/7)   [bk. 22/40]

وَقَاتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُواْ إِنَّ اللّهَ لاَ يُحِبِّ الْمُعْتَدِينَ

“Size savaş açanlarla siz de Allah yolunda savaşın. (Fakat savaşmayan ihtiyar, kadın ve çocukları öldürerek) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah, aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara 2/190)

(Bu âyet-i kerîmenin hükmü, bundan sonraki âyetle veya Tevbe sûresinin 12. âyetiyle de ilgilidir. Yüce Rabbimiz bu âyetle savaşa izin vermiş ancak savaşta da insan haklarını teminat altına alarak katliamları, toplu öldürmeleri yasaklamıştır.)

 

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ

“Allah uğrunda (gereği gibi) cihad edin.[1]  Allah’a (teslimiyet gösterip emirlerine) sımsıkı yapışın. Sizi (cihad için) O seçti ve din konusunda da üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi. Tıpkı babanız İbrahim’in dini gibi. O (Allah) daha önce(ki kitaplarda) ve bu (Kur’an’)da size “müslümanlar” adını verdi. Tâ ki peygamber size şâhit olsun, siz de insanlara şâhit olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a (emirlerine) sımsıkı yapışın. Mevlânız O’dur. (O) ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır!” (Hac 22/78) [krş. 3/103]

 

ŞEHİTLİK VE ŞEHADET

       Şehadet: Sözlükte bir olaya şahit olmak, bildiğini söyleyip tanıklık etmek, bir yerde hazır bulunmak gibi anlamlarına gelir.

Şehit: Dini bir terim olarak, Allah yolunda öldürülen mümini ifade eder. Çoğulu Şüheda’dır.

 Şehidlik, Hakiki ve Hükmi diye ikiye ayrılır.

 

Sadece Dünya Şehidi         Münafıklar

Sadece Ahiret Şehidi          Hükmi Şehidler

Dünya ve Ahiret Şehidi      Hakiki Şehidler

 

Şehidler elbiseleri ile, yıkanmadan ve kefensiz olarak, Hanefiler hariç, Cenaze namazı kılınmadan defnedilir.

KİMLER ŞEHİDDİR?

 Bir Hadis-i Şerifte Efendimiz sav:

 “Allah yolunda öldürülmekten başka, 7 kısım daha Şehit vardır: 

Taun’dan ölen şehittir. 

Boğularak ölen şehittir. 

Karın ağrısıyla ölen şehittir. 

Yanarak ölen şehittir. 

Göçük altında kalarak ölen şehittir. 

Doğum üzerinde ölen kadın da şehittir.” buyurmuşlar.

 

Yine Efendimiz sav, kimlerin Şehit sayılacağını anlatırken:

“Malı uğrunda öldürülen şehittir. 

Kanı uğrunda öldürülen şehittir. 

Dini uğrunda öldürülen şehittir. 

Ailesi (iffet ve namusu) uğrunda öldürülen de şehittir.”  buyurmuşlar.

 

MALINI KORURKEN ÖLEN DE ŞEHİD OLUR MU?

 

Kıymetli Müminler!

        Ashab'tan birisi Efendimiz sav’e gelerek:

 

Ya Resulallah;  bir kişi gelip malımı almak isterse ne yapayım?  diye sordu.

Peygamber sav:  - Ona malını verme.

Adam:  - Benimle savaşmaya kalkışırsa ne yapayım?

        Peygamber sav:  - Sen de onunla savaş.

        Adam:  - Adam beni öldürürse,

        Peygamberimiz sav:  - Sen şehit olursun. buyurdu.

Adam:  - Peki ben o adamı öldürürsem deyince,

Peygamberimiz sav:  - O cehennemliklerdendir. buyurdu.

 

KİMLER ŞEHİDDİR, KİMLER ŞEHİD DEĞİLDİR?

Peygamber Efendimize sav;

فَقَالَ رَسُولُ الله صلى الله عليه وسلم : مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ الله هِيَ الْعُلْيَا، فَهُوَ فِي سَبِيلِ الله»

“Biri cesaretini göstermek, diğeri milletini korumak, öteki kendine yiğit adam dedirtmek için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır? diye soruldu.

Rasûlullah sav şu cevabı verdi:

!!! “Kim Allah'ın sözü (İslâm) yücelsin diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır.” buyurdu.” (Tirmizi, Cihad, 16.)

         !!! Haram bir iş üzerinde ya da haram bir şeyin muhafazasını yaparken ölen yada haram bir işi icra edenin koruyuculuğunu yaparken ölen kişi ŞEHİD değildir.

 

ŞEHİTLERİN ÜSTÜN HALLERİ

 

Hadis-i Şeriflerde Peygamber as şehitleri anlatırken;

- Dünyevi amaçlarla olmayıp, yalnız Allah'ın dininin yücelmesi için canını feda edenlerin Şehit sayıldığını,”

- Şehidin, akrabalarından 70 kişiye şefaat edeceğini,”

- şehit olan kişinin acı çekmeden öldüğünü,

- kanının ilk damlası yere düştüğü anda kul hakları dışında bütün günahlarının affedildiğini,

- şehidin kabir azabı çekmeyeceğini, cennetteki makamını göreceğini,”

- cennete ilk girenlerden olacağnıı,

        - Allah katında iyi bir mertebeye erişerek ölen kullar içinde sadece şehitlerin dünyaya dönüp, Allah'ın dinini yüceltmek uğrunda, tekrar tekrar Şehit olmayı isteyeceği, haber vermiştir.

 

Kıymetli Mümin!

 

Şu iki Hadis-i Şerife Dikkat Edelim;

 Hz Ebu Hureyre ra’den rivayetle, Peygamber sav şöyle buyurdu: 

 

- “Kim Cihad etmeden veya Cihat etmeye niyetlenmeden vefat ederse nifaktan bir şube üzerinde ölür.”

        - “Şehit olmayı arzu edip de yatağında vefat edenlere de Şehit sevabı verilir.”

 

        Mümini Cehennemden Uzaklaştırıp, Cennete Sokacak Ameller

 

Kıymetli Müminler!

 

Gelin, Peygamber Efendimiz sav ile Muaz ibri Cebel ra arasında geçen şu sohbete kulak verelim. 

 

“Bir seferinde Rasulullah sav ile beraberdik. 

Muaz b. Cebel ra: - Ey Allah'ın Rasulü beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyler misin? dedim.

        Peygamber Efendimiz sav: - Mühim bir şey sordun.  Bu Allah'ın kolaylık nasip ettiği kimseye kolaydır.  Allah'a ibadet eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Beş vakit namazı kılar, zekatını verirsin. Ramazan orucunu tutar, Beytullah'ı Hac edersin, buyurdular.

Ve devamla;

- Sana hayır kapılarını göstereyim mi? dedi.

Muaz b. Cebel ra: - Evet ey Allah'ın Rasulü, dedim.

Peygamber Efendimiz sav: - Oruç cehenneme perdedir. Sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun Ateşi yok etmesi gibi.  Kişinin geceleyin kıldığı namaz da  Sâlihlerin şiarındandır, buyurdu ve şu Âyeti okudular:

 

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

“Onlar (gece namazı için) yataklarından kalkarlar, korkarak ve umarak Rablerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da (hayır yolunda) harcarlar.” (Secde Suresi 32/16)  [krş. 2/25]  

 

        Sonra sordu:

- Bu din işinin başını,  direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?

Muaz b. Cebel ra: - Evet ey Allah'ın resulü ver, dedim.

Peygamber Efendimiz sav: - Dinle Öyleyse dedi ve açıklamaya devam etti.

Bu dinin başı İslam'dır. Direği Namazdır. Zirvesi Cihattır. 

Şöyle devam etti: - Sana bütün bunları tamamlayan baş ameli haber vereyim mi?

Muaz b. Cebel ra: - Evet, ey Allah'ın Rasulü, dedim.

Peygamber Efendimiz sav: - Şuna sahip ol dedi ve eliyle Dilini işaret etti.

        Muaz b. Cebel ra: - Ey Allah'ın elçisi biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız? Dedim.

Peygamber Efendimiz sav: - Anasız kalasıca Muaz! İnsanları yüzlerinin üstüne veya burunlarının üstüne ateşe attıran dilleriyle kazandıklarından başka bir şey değildir.” buyurdular.

 

وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ

فَرِحِينَ بِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُواْ بِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

        “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar Rableri katında diridirler ve rızıklanırlar. (Hem de) Allah’ın kendilerine lütfettiği (şehitlik rütbesi)ne kavuşmaları sebebiyle sevinç içerisindedirler. Arkalarından henüz kendilerine (şehit olarak) katılmamış olanlara da, hiçbir korku ve üzüntü olmayacağını müjdelemek isterler.”  (Âli İmran, 3/169-170)  [krş. 2/154]

       

يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَ الْمُؤْمِنِينَ

“(Yine onlar) Allah’ın nimet ve ihsanı ile ve Allah’ın mü’minlerin mükâfatını zâyi etmeyeceği müjdesi ile de sevinirler.” (Âli İmran, 3/171)

 

Aziz Müminler!

 

Bir Hadisi Şerifte Peygamber sav: “Peygamberler cennettedir. Şehitler cennettedir. Çocuklar cennettedir. Diri diri toprağa gömülen kız çocukları da cennettedir.”  buyurmuştur.

 

Amr b Füheyrenin Şehadeti

Kâbe’nin Rabbine Andolsun ki ben Kazandım

 

Âmir b. Füheyre, bi'ri maunenin 70 şehidinden biridir.

O, kendisini öldürmek isteyen Cebbâr b. Sülmâ’yı İslâm’a davet etmiş, Cebbâr ise mızrağıyla ona saldırmıştı. Cebbâr’ın mızrağı Âmir’in sırtından girip göğsünden çıktı. Âmir son nefesini verirken: “Kâbe’nin Rabbine and olsun ki ben kazandım!” dedi. Cebbâr bunu anlayamadı. Adamı öldüren kendisiydi ve o kazanmıştı. Bu adam neyi kazandığını söylüyordu? Ölen kazanır mıydı? Kafası karıştı, günler ve geceler boyu Âmir’in sözlerini düşündü. Araştırdı, sordu ve cennetin var olduğunu, Âmir’in de cennete gittiğini öğrendi. Cebbâr Müslüman oldu. İslâm davetçisi son nefesinde dahi bir kimsenin hidayetine vesile olmuş; şehit, âleme bir can daha vermişti.

Âmir b. Füheyre’yi şehit eden Cebbâr ve Müslümanları katleden ordunun komutanı Âmir b. Tufeyl, Âmir’in cesedinin göklere yükseldiğini ve daha sonra yeniden yere indirildiğini bizzat gördüklerini ifade etmişlerdir. Allah’ın Sevgili Rasûlü, Âmir b. Füheyre'yi meleklerin defnettiğini haber verdi.

Efendimizin hicret arkadaşı, kâtibi, talebesi, cihad meydanlarındaki mücahidi Âmir b. Füheyre radıyallahu anh, şehit olduğunda henüz kırk yaşındaydı. Sevgili Peygamberimiz, o ve arkadaşlarının şehadetine üzüldüğü kadar hiçbir şey için üzülmedi. Dostlarını vahşi bir şekilde katleden zalimlere günlerce beddua etti.

Hz. Âmir b. Füheyre ve kahraman arkadaşlarının uğrunda şehit düştüğü Rabbimizin rızası için yaşamak ümidiyle… Allah tüm şehitlerimizden razı olsun ve onların makamını yüce eylesin. Âmin

Bedir’in İlk Şehidi, Haris bin Süraka

Şimdi sizlerle Bedir Savaşına (Ramazan 624) gidelim!

Haris bin Süraka’nın Rüyası

        Resûlullah (s.a.v.) sabah namazını kıldıktan sonra zaman zaman cemaate döner ve onlara “Sizden bu gece rüya gören oldu mu?” yada “Nasıl sabahladın?” diye sorardı. Şayet “Ben rüya gördüm” diyen olursa adam rüyasını anlatır, Resûlullah SAV da o rüyayı yorumlar ve ne anlama geldiğini açıklardı, Ashabı Kiramın da RA rüyayı tevil ettikleri olurdu. Bir gün yine sabah namazından sonra Resûlullah (s.a.v.) cemaate dönüp “Sizden bu gece rüya gören oldu mu?”  “Nasıl sabahladınız?” diye sordu.

        İleride Bedrin ilk şehitlerinden biri olacak, Enes bin Malik’in halası Rubeyyi binti Nadr’ın oğlu Haris bin Sürakaya “bu gece nasıl sabahladın?” diye sordu.

Haris Bedir’de şehadet şerbetini içtiği zaman sadece 18 yaşında idi, dolayısı ile Efendimiz bu soruyu Haris’e sorduğu zaman o, 17–18 yaşlarında gençliğinin zirvelerinde olan bir delikanlıydı. Yiğit bir ananın, yiğit bir oğlu olan Haris, Efendimiz’in; “Bu gece nasıl sabahladın?” sorusuna muhatap olunca, hiç düşünmeden şöyle cevap vermişti: “Ya Resulullah! Gerçek bir iman sahibi olarak sabahladım.” Tereddütsüz ve kendinden bu kadar emin bir cevap karşısında Efendimiz; “Her iddianın bir hakikati olmalıdır. Senin imanın hakikati nedir?” diye sordu. Haris dedi ki: “Ya Resulullah! Gündüzümü oruçla, gecemi kıyamla geçirdim. Şu anda öyle bir ruh haleti içindeyim ki, Cennet ehlinin ve cehennem ehlinin birbirleri ile konuşmalarını duyuyor ve sanki Rabbimin arşını ellerimle tutar gibi oluyorum.”

Efendimiz sav böyle bir cevap karşısında oldukça etkilendi ve karşısında duran Haris’e dedi ki: “Sen öyle bir insansın ki, tepeden tırnağa iman kesilmişsin.” Haris o gün imanını Efendimiz’in (sav) lisanı ile tescil ettiriyor, böyle önemli bir müjdenin sahibi oluyordu.

Böyle bir imana sahip olan Haris, Bedrin ilk şehitlerinden biri de olacak, nicelerini kendine imrendirtecekti. Bedrin meydanında daha savaş başlamadan, askerlerin en arka safında su içmekte olan Haris, karşı taraftan Hibban bin Arikan’ın attığı bir okun hedefi olacak, elindeki suyun yerine, şehadetin şerbetini içecekti.

Oğlu Haris’in savaş öncesi böyle bir hal üzere vefat ettiğini duyan anne Rubeyyi, Efendimiz’in yanına koşacak; “Ya Resulullah! Oğlum Haris savaş başlamadan öldürülmüş, şimdi onun hali ne olacak?  Şimdi o şehit olarak cenneti hak edebilecek mi?” diye sorular soracaktı.

Efendimiz diyecekti ki: “Ey Rubeyyi! Oğlun Haris tek bir cennette değil, Firdevs cennetlerindedir.” Elbette Haris’in o imanı, böyle bir netice ile sonuçlanacak, hayatı iman yolunda olanın, akıbeti böyle güzel olacaktı.

Enes ra’den rivayetle, Efendimiz sav buyurdular ki:

“Cennete giren hiç kimse yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile,  dünyaya geri dönmeyi arzu etmez.  Sadece Şehit, Yüce Allah’tan, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı arzu eder.”

        Kıymetli Cennet Yolcuları!

        Nasıl Şehid olmayı arzulamayalım ki?

“Şehidin amel defteri kapanmaz.

Dünyada işlediği güzel ve hayırlı işlerin sevabı da Kıyamet Gününe kadar devam eder. 

Şehit kabirde meleklerin sorgulamalarından ve Kabir azabından muaf tutulur.”

       Örnek Şehit Amr İbni Cemuh'un Uhud'da Şehadeti

 

Hicretin ilk yılı dolmadan Medine’de yapılan ensar ile muhacirlerin kardeş ilân edilmesi (muâhât) merasiminde Hz. Peygamber’in yakın akrabası Ubeyde b. Hâris ile kardeş oldu. Fazla topallaması sebebiyle rahatça savaşamayacağını söyleyen oğulları Hz. Peygamber’in de müdahalesiyle Bedir Savaşı’na katılmasına engel olmuşlardı.

Ancak Uhud Gazvesi sırasında oğulları yine engel olmaya kalkınca, “Siz beni Bedir Seferi’nde cenneti kazanmaktan alıkoymuştunuz” diyerek onları Hz. Peygamber’e şikâyet etti. Sakat olduğu için savaşa katılması gerekmediği halde onu çok istekli gören Hz. Peygamber Uhud’a iştirak etmesine izin verdi.

Evinden ayrılırken: “Allahım! Bana şehidlik ver. Beni şehidliği kaybetmiş olarak bir daha aileme döndürme”, diye dua etti.

Amr b. Cemûh cesaretle çarpıştı. Savaş esnasında “Ben Cenneti istiyorum. Ben Cenneti istiyorum” diye haykırıyordu. Savaşın sonlarına doğru müslüman saflarında dağılma başladığı zaman bile o sebat edip düşmanla mücadeleye devam etti ve sonunda hep arkasında savaşarak onu korumaya çalışan oğlu Hallad ra’la birlikte şehid oldu.

Yeteri kadar kefen bulunamadığı için çok sevdiği arkadaşı ve kayınbiraderi Abdullah b. Amr b. Harâm ile aynı kefene sarıldı ve aynı kabre kondu. Hz. Peygamber bir hadisinde “Onun cennette sapasağlam ayaklarla yürüdüğünü haber vermiştir.” (bk. Müsned, V, 299).

Amr b. Cemûh uzun boylu, cömert, cesur ve şair ruhlu bir zat idi.

Değerli kardeşimiz,

Hz. Ali’nin bildirdiğine göre, Hz. Fatıma el değirmeninin ellerini tahriş etmesinden şikâyetlenerek bir hizmetçi istemek üzere Hz. Peygamber (asm) Efendimize gelmiş; kendisini bulamayınca durumu Hz. Aişe'ye anlatmıştır. Kızının isteğini öğrenen Peygamber Efendimiz (asm) de onların evine gelip, yatmaya hazırlanan kızı ve damadının arasına oturmuş (Bu esnada kalkmak isteyen Hz. Ali'ye izin vermemiş; ayrıca Hz. Ali Nebi Efendimizin ayağının serinliğini göğsünde hissetmiştir.) ve onlara şöyle buyurmuştur:

"Size hizmetçiden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? Yatağa girdiğiniz vakit otuz üç defa sübhânallah, otuz üç elhamdülillah, otuz üç Allahü ekber deyiniz; bunu demeniz, sizin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” [2](

Değerli Kardeşimiz!

Peygamber Efendimizn Ailesinden Bir Örnek

Medinede Müslümanlar güçlenmeye başlamışlar, savaşlar kazanıldıkça, etraftan zakat malları geldikçe, Müslüman fakirlerin durumu yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı. Hz. Alinin de durumu hiç iyi değildi.

Hz. Ali’nin bildirdiğine göre, Hz. Fatıma el değirmeninin ellerini tahriş etmesinden şikâyetlenerek bir hizmetçi istemek üzere Hz. Peygamber sav Efendimize gelmiş; kendisini bulamayınca durumu Hz. Aişe'ye anlatmıştır. Kızının isteğini öğrenen Peygamber Efendimiz sav de onların evine gelip, yatmaya hazırlanan kızı ve damadının arasına oturmuş (Bu esnada kalkmak isteyen Hz. Ali'ye izin vermemiş; ayrıca Hz. Ali Nebi Efendimizin ayağının serinliğini göğsünde hissetmiştir.) ve onlara şöyle buyurmuştur:

"Size hizmetçiden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi? Yatağa girdiğiniz vakit otuz üç defa sübhânallah, otuz üç elhamdülillah, otuz üç Allahü ekber deyiniz; bunu demeniz, sizin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” (bk. Buhârî, Fezailü ashab, 9, Nafakat, 6-7, Daavat, 11)

Yani devletin imkanlarını öncelikle Ashabın fakirlerine dağımış  kendi kızına ise yukarıdaki nasihatı yapmıştır.

Ecdadımızdan bir başka Örnek,

Selahattin Eyyubi

 

        2000 kişilik ordusuyla,  Haçlı orduları ve müttefiki Münafık Fatımi ordularını pusuya düşürmek için hiç kimsenin geçmeye cesaret edemediği Tih Sahrasından geçerek gizlice, düşmana arkadan yaklaşan Selahattin Eyyubi, 30.000 kişilik düşman ordusunu görünce ümitsizliğe düşen askerlerine hitaben onları teskin ve teşvik edecek şu maniler konuşmayı yapıyordu:

Askerlerim!

Bilin ki ölüm, Allah'ın huzuruna varmaktır.  Dinini ve imanını müdafaa yolunda Şehadete erenlerin doğrudan doğruya Cennetlik olduğundan hepiniz haberdarsınız.  Şayet rahatımızı düşünüyor olsaydık bize yakışan burada olmak değil, karılarımızın ve çocuklarımızın yanında olmaktı.

Düşmanımızın az ya da çok olması bizi asla yolumuzdan alıkoyamaz.  Şimdi siz kaçmak zilletine düçar olmayı mı yoksa şehit olmayı mı arzu edersiniz?  Allah'ın yardımı şüphesiz bizimledir. O Allah elbette dinine hizmet edenlere zafer verecektir.”

Selahaddin Eyyübinin Serveti

Lüksle, servetle, iktidarla, … dünyanın geçici nimetleri ile imtihan edilen ve bu imtihanda dünya ve nimetlerini elinin tersiyle iten bu Selahattin Eyyubi vefat ettiği zaman baş veziri Şam sokaklarında Dellal gezdirerek şöyle bağırtmıştır:

        Ey Ahali!

        Bilmiş olasınız ki, Mısır'ın, Sudan'ın, Libya'nın, Filistin'in, Şam’ın, Halep'in Musul'un Hicaz’ın ve daha nice ülkelerin hükümdarı olan Sultan Selahattin Eyyubi vefat etmiştir. Şahsi parası cenaze masraflarına yetmediği için, bunlar yakınları ve dostları tarafından karşılanmıştır.

İşte Yüce Allah dünyalık peşinde koşmayıp da sırf kendi rızası için Mücadele edenleri kendi yolunda saf saf cihada koşanları yeryüzünde böylece zaferden zafere koşturur en güzel neticeleri onlara verir.

Kıymetli Müminler!

Elbette ki Allah sırf kendi rızası uğrunda mücadele eden kullarını destekleyecek. Dünyada da Ahirette de onları mahcub etmeyecekti. O Kutlu Peygamber sevdalısı Cennet yolcuları, dünya ve dünyalık adına hiçbir şeye tamah etmemişlerdi. Allah da Onların izzet ve şerefini artırmıştı.

         Yavuz Sultan Selim'in Kıyafeti Ve Kılıcı[3]

Kıymetli Müminler!

Gelin Şimdi de sizlerle Yavuz Sultan Selim Han’ın devrine gidelim. Yavuz Sultan Selim pek sade giyinmeyi severdi.  Bunun sebebini soranlara,  süslü ve şaşaalı giyinmek külfetten başka bir şey değildirNiçin boş yere bu külfete katlanayım, derdi.

Bir elbiseyi eskiyene kadar giyer, bütün devlet erkanı da böyle davranmak zorunda kalırdı.  Bir defasında Venedik Elçisinin İstanbul'a gelip huzura çıkacağı haberi geldi.  Bunun üzerine Vezirler üzerlerindeki hayli eskimiş elbiseleri değiştirme ihtiyacı hissederek, Sadrazam aracılığıyla durumu Yavuz'a tedirginlikle de olsa bildirdiler.  Yavuz da Vezirlerinin yeni elbiseler giymelerine müsaade etti.

        Elçinin geleceği gün bütün Vezirler yeni elbiseleriyle Padişah’ın huzuruna vardıklarında, Padişah’ın eski elbiseleriyle hazır olduğunu gördüler. Bu durum karşısında bütün Vezirler üzerlerindeki görkemli ve yeni elbiselerinden dolayı utanıp mahcup olmuşlardı. Yavuz Sultan Selim tahtına oturmuş, keskin kılıcını çekip tahtın basamağına koymuştu. Karşı Pencereden vuran gün ışığı altında, kılıcın parıltısı gözleri kamaştırıyordu. 

        Görüşme bitip Elçi dışarı çıktıktan sonra, Yavuz Sadrazam’a dönerek:

        Paşa var Elçiye sor, bizi nasıl bulmuşlar, dedi.

        Sadrazam, Padişahın emrini yerine getirip döndü ve elçinin İntibaını nakletti.

        “Sultanım Venedik Elçisi o kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki kendilerini göremedim bile” demektedir.

Yavuz Sultan Selim tebessüm etti ve orada bulunan Devlet Erkanına kılıcını göstererek:

“İşte bu kılıcımızın ağzı kestikçe, kafirler gözünü ondan asla ayıramazlar ve bizi görmezler. Ama, hafazanallah, bir gün bu Kılıç kesmez ve parlamaz olursa o zaman küffar bizi hem hor görür hem de bize tepeden bakar” dedi.

        Bugün bir devlet yetkilisinin “2000'den fazla Avrupa Birliği uyum yasası çıkardık” demesini Yavuz Sultan Selim'in bu uyarısının neresine koyabiliriz.

 

MÜSLÜMANLARIN İNANÇ VE YAŞANTISINDA İSLAMDAN UZAKLAŞMALARI

Yaşadığımız bu zamanda, insanımızın nasıl savrulduğunu, zamana, mekana duruma göre nasıl da hemen şekil alıp değiştiğine çokça şahid oluyoruz. Dün iyi dediğine bugün nasıl kötü dediğini, dün yerden yere vurduğunu bugün nasıl göklere çıkardığını üzülerek görmekteyiz.

       

!!! Kaypak, namert, bukalemun gibi değişen bu tipler, eğer bir menfaati varsa, Dinlerini, mertliklerini şeref ve haysiyetlerini bile terk eder, az bir menfaate satarlar.

        Bu tahlilden yola çıkarak şu Hadisi şerifi, insaflı ve temiz zihinlerinize sunmak istiyorum.

 

        !!!     Dindar Olmak Da Dinden Çıkmak Da Çok Kolaydır.

Ebu Hureyre Radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre Resulullah sav şöyle buyurdu: “Hayırlı ve iyi ameller hususunda acele edin. Zira yakın bir zamanda karanlık geceler gibi bir takım fitneler ortayı kaplayacak. O zaman kişi Mümin olarak sabahlar da kafir olarak akşama çıkar. Mümin olarak akşama erişir de, kafir olarak sabaha çıkar. Dinini basit bir dünyalığa satar.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوَاْ إِن تُطِيعُواْ فَرِيقًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ يَرُدُّوكُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ كَافِرِينَ

“Ey iman edenler! Eğer Kitab verilen (hıristiyan ve yahudi)lerden herhangi bir gruba uyarsanız (onların İslâm’a aykırı hallerini ve yaşayış şekillerini, plan ve programlarını benimseyip kendinizi onlara benzeme ve beğendirme tavrına ve yarışına girerseniz, iyi bilin ki onlar), sizi (ve neslinizi) imanınızdan (ve mânevî değerlerinizden koparıp, birbirinize hasım yapar) sonra küfre/kâfirliğe döndürürler.” (Âli İmran, 3/100)[4] 


وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

        “Sen, onların milletlerine (dinlerine)[50] uyuncaya kadar yahudi ve hıristiyanlar senden asla hoşnut olmayacaktır. (Resûlüm!) Onlara de ki: “Allah’ın hidayeti (olan İslâm) doğru yolun ta kendisidir.” Sana gelen bunca ilimden (Kur’an’dan) sonra eğer onların arzu ve heveslerine uyarsan, artık senin için Allah’tan yana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır. (Bakara, 2/120)[5] 

Muhterem Müslümanlar!

        VEHN HASTALIĞI

Bir gün ashabıyla sohbet ederken Peygamber sav ümmetinin bugünkü halini bakın bize nasıl haber vermiş: 

“Pek Yakında aç İnsanların sofralara üşüştüğü gibi diğer milletler de sizin üzerinize üşüşecekler. Sahabeden birisi: Biz az olduğumuz için mi böyle olacak, ya Rasulallah diye sordu. Peygamber Aleyhisselam: Bilakis, Siz o gün çok olacaksınız. Fakat sel sularının sürüklediği çer-çöp kabilinden değersiz ve zayıf kimseler haline geleceksiniz. Allah düşmanlarınızın kalbinden sizin Heybet ve saygınlığınızı giderecek. Sizin kalbinize vehn koyacak. Oradakilerden birisi vehn nedir ya Rasulallah ? diye sordu. Peygamber aleyhisselam da, dünya sevgisi ve ölüm korkusudur,” buyurdular.

 

Talut (Mümin Komutan) ve Calut (Kafir Komutan) hadisesini okuduğumuz Bakara Sûresinin 249 ve 250. Âyeti Kerimelerine dikkat ettiğimizde:

 

“Tâlût (cihad için Kudüs’ten) askerler(iy)le ayrılınca dedi ki: “Şüphesiz Allah, sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim ondan (kana kana) içerse benden değildir. Eliyle sadece bir avuç alanlar dışında kim ondan tatmazsa bendendir.” Pek azı dışında onlar (nehre varınca) ondan (bol bol) içtiler. Nihayet (Tâlût’un) kendisi ve beraberindeki inananlar (ırmağı) geçince, (içenler geçemeyip:) “Bugün bizim (zalim) Câlût ve askerlerine karşı gücümüz yok.” dediler.[109] Allah’a kavuşacaklarını kesin bilen (Tâlût’a itaat edip nehri geçen)ler ise: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle, çok olan bir topluluğa galip gelmiştir. Allah sabır (ve sebat) edenlerle beraberdir.” dediler.” [bk. 3/13]

 

“Savaş için, Câlût ve askerlerine karşı meydana çıktıklarında şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır (ve sebat) yağdır ve ayaklarımızı sabit (bizi metanetli) kıl ve kâfirler toplumuna karşı bize yardım et/zafer ihsan eyle.”

 

Talut ve Ordusu, önlerine çıkan serinleten ırmaktan sadece birer avuç içen askerleri ile kendilerinden çok daha kalabalık orduları mağlup ederken, o serinleten sudan kana kana içen askerleri ise düşmanlardan korkmuşlar ve imtihanı kaybetmişlerdir.

 

أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri ayırt edip ortaya koymadan, sabır (ve sebat) edenleri belirleyip meydana çıkarmadan (kolayca) cennete gireceğinizi mi sandınız?”  (Ali İmran, 3/142)  [krş. 2/214; 29/23] 

 

Kıymetli Müminler!

 

Gelin Biraz Da Sizlerle Endülüs İslam Devletine (756-1031- 600binm2) Uğrayalım

 

        Muaviye bin Hişâm'in oğlu Abdurrahman Orduları ile İspanyaya geçerek oradan da Fransa işlerine kadar ulaşıp, Endülüs Emevi İslam Devletini kurarak, dünyanın hakim gücü olmuşlardı bu güç Zalim değil Adil idi.

 

        Eviler İspanya'da tam bir İslam egemenliğini kurmuşlar, ancak zamanla başa geçen hükümdarlar cihadı bırakıp saraylarda zevk ve sefa sürmeye başlamışlardı. Ardından gelen taht kavgaları ve iktidar sevdası kardeş kanını dökülmesine sebep olmuş ve yıkım dönemi başlamıştı.

 

        Avrupalılar büyük bir taarruzla Endülüs Emevilerini Batı Avrupa bölgesinden çıkardılar. Son Endülüs Halifesi Endülüs'ten ayrılırken hıçkırıklarla ağlarken annesinin şu VeciZ sözü çok önemlidir.

!!! “Ağla evladım Ağla! Dün erkekler gibi savaşmayanlar, bugün kadınlar gibi hıçkırıklarla ağlamak zorundadır.”

 

        CİHADIN TERKEDİLMESİ

Sohbetimizde de anlattığımız gibi Yüce kitabımızın Meryem Suresi 19'a 59 ayeti bizim için çok önemlidir.

فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا

“Kendilerinden sonra arkalarından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı bıraktılar ve şehvetlerine uydular.[9] İşte (bunlar), azgınlıklarının cezasına uğrayacaklardır. (Yahut, cehennemin Gayyâ vadisini boylayacaklardır.)” (Meryem, 19/59)   

        İbni Ömer ra’den, Rasulullah sav'in şöyle dediği rivayet edilmiş:

“Siz iyne ile (veresiye) ile satın almaya başladığınızda. İneklerin kuyruklarına tutunduğunuzda, Ziraate razı olduğunuzda ve Cihadı terk ettiğinizde, Allah üzerinize zilleti musallat kılar. Dininize dönünceye kadar Allah onu sizden söküp atmaz.”


Bir başka hadis-i Şerif:

“Canım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ya iyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsanız. Ya da Allah size katından bir ceza gönderir de, sonra ona dua edersiniz, duanız kabul olmaz.” 

 

Aziz Müminler!

 

İstanbul'un fethi olayına gitmeden önce, Hz. Ebu Eyyub el Ensari Hazretlerinin Hayatına bir göz atalım.

 

Hazrec kabilesinin Neccâroğulları kolundandır. Hicretten iki yıl kadar önce hanımı Ümmü Eyyûb ile birlikte müslüman oldu ve ensardan İslâmiyet’i ilk kabul edenler arasında yer aldı.

 

Hicretten sonra Resûl-i Ekrem onunla, ileri gelen sahâbîlerden Mus‘ab b. Umeyr arasında kardeşlik bağı (muâhât) kurdu. Hz. Peygamber’le birlikte Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Mekke’nin fethi ve Huneyn başta olmak üzere bütün gazvelere katıldı. Savaşlarda ona zarar gelmemesi için yanından ayrılmaz, hatta bazı geceler çadırı etrafında nöbet tutardı. Vahiy kâtiplerinden olması sebebiyle Hz. Peygamber zamanında Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin bir araya getirilmesine hizmet etti. Ashap arasında ilmiyle de tanındığı için kendisine sorulan dinî konularda pek çok fetva verdi.

 

Ebû Eyyûb Hz. Ebû Bekir devrindeki savaşlarla Hz. Ömer devrinde yapılan Suriye, Filistin ve Mısır seferlerine katıldı. Kıbrıs seferinde de bulundu (28/648-49). Medine âsilerin eline geçip Hz. Osman’ın namaz kıldırması engellenince (35/656) herkes tarafından sevilip sayıldığı için Hz. Ali’nin tavsiyesi üzerine bir müddet imamlık yaptı. Hz. Ali halifeliği döneminde Irak’a gittiğinde onu Medine’de yerine vekil bıraktı. Hâricîler’le ve Muâviye ile yapılan savaşlarda Hz. Ali’nin yanında yer aldı.

 

Sağlıklı olan herkesin Allah yolunda savaşa katılması gerektiğine inanan Ebû Eyyûb el-Ensârî, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” (el-Bakara 2/195) meâlindeki âyette sözü edilen tehlikeyi savaşa gitmeyip işiyle gücüyle meşgul olmak şeklinde açıklardı. Bu sebeple ihtiyarlık döneminde bile her yıl bir savaşta bulunmaya gayret etti.

 

Katıldığı seferlerin sonuncusu müslümanların ilk İstanbul kuşatması oldu. Onun bu kuşatmadan bir yıl sonra (49/669) gönderilen Yezîd b. Muâviye kumandasındaki takviye birliğin içinde bulunduğu da rivayet edilmektedir. Ebû Eyyûb, kuşatma devam ederken hastalanarak 49 (669) yılında vefat etti. Ancak 50 (670), 52 (672) veya 55 (675) yıllarında öldüğü de ileri sürülmüştür.

 

Cenaze namazını Yezîd b. Muâviye kıldırdı. Vasiyeti üzerine bir askerî birlik tarafından surlara yakın bir yere götürülerek oraya defnedildi. Durumu öğrenen Bizans imparatorunun kuşatma kalktıktan sonra onu kabrinden çıkarıp vahşi hayvanlara yedireceğini söylediği, fakat İslâm ordusu kumandanı tarafından gönderilen cevapta, böyle bir şey yapıldığı takdirde İslâm ülkesinde yaşayan hıristiyanların ve kiliselerin zarar göreceği bildirilince kabre dokunmayacaklarına dair teminat verdiği nakledilmektedir.

 

Ebû Eyyûb’un kabrinin sonraları bir bina içine alındığı, kıtlık zamanında kabrini ziyarete gelen hıristiyanların onun hürmetine yağmur istediği ve asırlar boyunca bu kabrin itina ile korunmuştur. Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra kabrin yeri Akşemseddin tarafından keşf yoluyla belirlenmiştir.

 

        FETİH NEDİR?

 

Arapça’da “açma, yol gösterme, hüküm verme, galibiyet ve zafere ulaştırma” anlamlarına gelen fetih (feth, çoğulu fütûh, bunun da çoğulu fütûhât), terim olarak “İslâm’da meşrû görülen savaşlar hakkında cihad kelimesine benzer şekilde, müslümanların gayri müslimlerden gerçekleştirdikleri toprak kazançlarını tarihte ve günümüzde bilinen diğer istilâ ve sömürü savaşlarından ayırmak amacıyla kullanılmıştır;” kaynağı da müslümanların geçmiş ve gelecekteki maddî-mânevî zaferlerinden bahseden “Feth sûresidir”. İslâm sancağı altında Hz. Peygamber ile sahâbîler tarafından gerçekleştirilen zaferlerle dolu sefer ve savaşlar için kaynaklarda sık sık bu terime yer verildiği görülür.

       

İslâm fetihlerinin esas gayesi i‘lâ-yi kelimetullah’tır. Nitekim Hz. Peygamber sav’e, “Allah yolunda olan kimdir? Ganimet kazanmak için harp eden mi, cesaretiyle şöhret kazanma amacında olan mı, yoksa kabilesiyle dayanışma halinde bulunduğunu göstermek isteyen mi?” diye sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: “Hiçbiri değildir. Sadece Allah’ın adını yüceltmek için savaşan kimse Allah yolundadır” [6] 

 

        Fatih Kime Denir?

        Fethi gerçekleştiren İslam Komutanına da Fatih denilir.

 

İSTANBUL’UN FETHİ

 

"Kostantiniyye muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır, onu fetheden askerler ne güzel askerlerdir!" (Ahmed bin Hanbel; Müsned, c. 4, s. 335)

 

6 Nisan 1453 - 29 Mayıs 1453 tarihleri arasında, 53 gün süren yoğun bir kuşatmanın sonucunda Osmanlı Devleti padişahı II. Mehmed komutasındaki Osmanlı ordusunun Bizans İmparatorluğu'nun başkenti olan İstanbul'u ele geçirmesidir.

 

Fatih Sultan Mehmet Han  1451 - 1481

 

Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul'u küffarın elinden almayı murat edince Divan Meclisinin Edirne'de toplanmasını emredip, fethe kesin olarak niyet ve azmettiğini devlet adamlarına bildirmek istedi. Aynı zamanda, Akşemseddin, Molla Gürani ve Zağanos Paşa gibi zatlar da Peygamber sav’in müjdesine kavuşmak için, dualarıyla, Padişaha destek oldular.

 

Bizans İmparatoruyla öteden beri dost olan Çandarlı Halil Paşa ise küffar ile işbirliği ettiği için, taraftarlarıyla birlikte;         “Hünkarım sen o surların yüksekliğini bilir misin Konstantiniye’yi fethetmek göğü fethetmek gibidir. Anka kuşunu avlamak gibidir. Ondan Fetih ummak, şeytandan Hayır ummaya benzer. …” gibi sözlerle olanca güçleriyle padişaha köstek olmaya çalışıyorlardı.

        Tacîzâde Câfer Çelebi'nin ifadesine göre; işbirlikçi Çandarlı ve taraftarlarının muhâlefetine rağmen, Sultan Mehmed Han Edirne'de topladığı dîvân meclisinde, İstanbul'u fethetme yönündeki azîm ve karârından vazgeçmeyeceğini etrâfındakilere şöyle açıklamıştı:

 

"Allah en basit ve âdî bir şeyin hâsıl olmasını murâd etse, kâinâtın cümlesi hilâfına gayret eyleseler faydası olmaz! Yine gâyet basit bir işi de murâd buyurmuş olmasa, cümle âlem imkân vermeğe kasd eylese zafer bulamaz! Bu hususta i'timâdım ne mâl ve mülk bolluğuna, ne ordu ve cengâver fazlalığına, ne de harb ve savaş âletlerinin çokluğunadır; bilâkis, ancak Hakk'ın lûtfuna ve inâyetinedir!

Aslî gâyem dahî, Islâm'ın esaslarını izhâr edip açığa çıkarmaktan gayrısı değildir!

 

Eğer o kalenin benim elimde feth olması takdîr olmuş ola; burç ve hisârları taş ve toprakdan değil de, sâfî demirden dahî olsa, hışm ve kahrımın ateşiyle onu mum gibi eritip yumşâğ eylerim!

 

Ve eğer Hakk'ın murâdı şu türlü dahî olursa ki: "Kişi her istediğine erişemez, rüzgârlar her zaman gemilerin yönünce esmez!"; belki Cenâb-ı Bârî'nin beni niyyetimle sevablandırması âşikârdır. Amma hâşâ, Ol Kerîm Pâdişâh'ın nihayetsiz lûtfu ki, bir âcîz bendesi niyyet-i hâlisa ile bir hayrı murâd edip de Cenâb'ına teveccüh eyleye... O onu mahrûm ve ümidsiz eylemez!" ("Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi", s. 8.)

 

O'nun gâye ve hedefi İ'lâ-yı Kelimetullâh'tı. Hayatını dîninin ve milletinin yücelmesine, küfrün ve kâfirlerin yeryüzünden silinmesine adamıştı.

 

Nitekim devrin târihçilerinden Kıvâmî'nin ifâdesine göre, pâdişah fetihten önce topladığı dîvân meclisinde bu gâyesini açıkça dile getirerek şöyle söylemişti:

 

"Dünya sarayına gelen pâdişahların her biri bir ad ile yâd olunur. Ben dahî din-i Muhammedî yolunda can ve baş ortaya koyup gazalar edeyim; Hakk Te'âlâ'nın düşmanları elinden Allah'ın inâyetiyle memleketler feth edeyim! Tâ ki dârü'l-harp, dârü'l-İslâm ola!.." (Kıvâmî, "Fetihnâme'-i Sultân Mehmed", s. 38.)

 

Yine Tâcizâde Ca'fer Çelebi'nin naklettiği üzere; Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul'u fethedeceği gün seher vaktinde Allah-u Teâlâ'ya yalvararak, asıl gâyesinin O'nun yolunda cihad edip, hıristiyanlığın çirkin ve sapık akîdesini kökünden kazımak olduğunu dergâh-ı Ulûhiyyet'e şöyle arzetmişti:

 

"İlâhî! Ey Hâlik! Ey Melik! Ey Yaradan! Alîmlerin Alîm'i pâdişahsın, her şeyden haberdârsın ki, çirkef hasım ve alçak düşman; "De ki: O Allah bir tekdir. Allah Samed'dir; her şey O'na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir." Âyet'i, Vahdâniyyet'i gün gibi izhâr ederken; "Doğurmamış, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi ve benzeri değildir." kelimesi, Zât-ı mukaddes'ine denk ve benzer olmadığın ulu bir sadâ ile bildirir ve haber verir iken; hepsini külliyyen inkâr eyleyip, kadın ve erkek ve hısım nisbetin edip, 'üçün üçüncüsü' isnâd eyleyen zâlimlerdir. İsâ zamânı tamâm olalıdan beri, Cibrîl'in nüzûlüne ve vârid ve tenzîl kılınan vahye ikrâr etmeyip; 'Mesih de, mukarreb melekler de Allah'a kul olmaktan aslâ çekinmezler' buyruğunu tasdîk etmeyen dinsizlerdendir. Pâk olmayan asılları: "Benden sonra gelecek, ismi Ahmed olan bir Peygamber'i size müjdelerim!' Âyet'ini İncîl yapraklarından giderip, kendileri dahî; 'Biz evvelki atalarımızdan bunu işitmedik!' fikrini bahane edinip; 'Siz de, atalarınız da apaçık dalâlettesiniz!' hitâbıyla muhâtap olan sefîllerdendir.

 

Ben âcizin dahî maksadı: 'Allah'a imân etmeyenlerle savaşın!' emrine imtisâl etmekle; 'Allah yolunda nasıl cihad etmek lâzım geliyorsa; öylece, hakkıyla cihad edin!' zümresinden sayılıp, elimden geldikçe sana lâyık amelde bulunmaya gayret etmekdir. İrâde senin, kudret senin, inâyet senin, kuvvet senin!

'Bizim uğrumuzda, bizim için mücâdele edenlere elbette yollarımızı gösteririz!' ilâhî müjdesi mucibince benden taleb ve ricâ, Sen'den tevfîk ve rızâ!.." ("Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi", s. 197-198.)

 

Fâtih Sultan Mehmed Han bu niyâzını:

 

"Ey Rabb'imiz! Üzerimize sabır yağdır! Ayaklarımıza sebat ver! O kâfirler gürûhuna karşı bize yardım et!.." Âyet-i kerime'si ile tamamlamıştı. (Bakara: 250)

 

Osmanlı bayrağını Topkapı surları üzerinde gören ve o andan itibaren "Fatih" ünvanını alan Sultan Mehmed, Peygamber sav Efendimiz'in müjdesine mazhar olmanın verdiği sevinçle atından inip yere kapandı ve Allah-u Teâlâ'ya hamd ve senada bulundu. Henüz 21 yaşında idi.

 

Resulullah sav Fetih'ten sekiz yüz sene kadar evvel bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştu:

 

"Kostantiniyye muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır, onu fetheden askerler ne güzel askerlerdir!" (Ahmed bin Hanbel; Müsned, c. 4, s. 335)

 

Bu müjde-i peygamberî'ye nâil olan Fatih ve onun ordusu bütün İslâm âleminde müstesna bir teveccüh ve tebrike garkolmuş, Küffar ise büyük bir ye'se ve hüsrana düşmüştü. Roma'da mesken tutan, mütemadiyen haçlı sürüleri tertip etmekle uğraşan fitne-fesad yuvası papalık büyük bir korkuya kapıldı. Sıranın kendilerine geleceğini hesap edip, Fatih'in vefatına kadar büyük bir tedirginlikle yaşadılar.

 

Nitekim Fatih bütün Avrupa'yı fethetmek ve İslâm'ı egemen kılarak adaleti yaymak istiyordu. Bu nedenle İtalya'ya Gedikli Ahmed Paşa kumandasında bir sefer düzenlendi. Zanta, Kefalonya, Ayamavra adaları İtalya'nın Otranto ve çevresi alındı. Ancak Fatih'in 1481'de ölümüyle bu seferler durduruldu.

 

Fatih vefat ettiğinde bütün küffar milletleri bayram yaptı, şenlikler tertip etti.

 

Fatih her sene en son keşiflere göre ordunun silâhlarını yeniletmiş, ikinci derecede bir deniz kuvveti olarak teslim aldığı donanmayı, dünyanın birinci deniz kuvveti haline getirmiştir.

 

!!! Ortaçağ'ı kapatarak Yeniçağ'ı açan Fatih Sultan Mehmed Han, ihtida edip Yakup Paşa adını alan Venedik'li bir yahudi tarafından zehirlenerek şehid edilmiştir. Vefat ettiğinde 51 yaşında idi.

 

Bu dönemde, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Hocazade, Çelebi, Ali Kuşçu gibi ilim ve irfan ehli kimseler yetişmiştir.

 

Devrinde 308 cami yapılmış, büyük âlimler yetişmiş, mühim eserler yazılmıştır.

 

Hükümdarlığının yanısıra aynı zamanda usta bir şâir de olan Fatih, "Avnî" mahlâsıyla fevkalâde güzel şiirler yazmış; şiirlerinden birinde pâdişahlık ve gazâ konusundaki gâye ve hedefini şöyle açıklamıştır:

 

İmtisâl-i câhidû fi'llâh olupdur niyyetüm,

Din-i İslâm'ın mücerred gayretidür gayretüm.

Fazl-ı Hakk-u himmet-i cünd-i ricâlullâh ile,

Ehl-i küfrü ser-tâ-ser kahreylemekdür niyyetüm.

Enbiyâ-vü evliyâya istinâdum var benüm,

Lûtf-i Hakk'dandur hemân ümmîd-i feth-u nusretim.

Nefs-ü mâl ile n'ola kılsam cihanda ictihâd?

Hamd-ü li'llâh var gazâya sad-hezârân-ı rağbetüm.

Ey Mehemmed! Mu'cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile,

Umaram gâlib ola a'dâ-yı dine devletüm.

 

         Hülasa

 

        Değerli Kardeşlerim!

 

        Bu vesile ile, din, iman, vatan, namus, mal-mülk, …  gibi her türlü kutsallarımız uğrunda, malıyla, canıyla savaşmış  Kahraman Gazilerimizi ve canını feda etmiş Aziz şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad, makamları Ali, şefaatleri üzerimize olsun.

Amin!

        Onlar nefretlerinde ve sevdalarında, korkularında ve ümitlerinde her daim Allah cc ve Rasulullah sav'i rehber edindiler. Biricik Rabblerinin rızasına ulaşamamaktan, rahmet Peygamberi sav’in Livaül Hamd’inin altında toplanamamaktan ve Kevser Havuzundan içememekten korktular. Allah'ın ipim dediği Kur'an'a sarıldılar. Uyun! dediği sünnet yoluna koyuldular. Korktular Maide Suresindeki şu ayetin kendileri için olacağından:

 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, o zaman Allah, (sizin yerinize) kendisinin onları, onların da kendisini sevdiği, mü’minlere karşı gayet alçak gönüllü/yumuşak, kâfirlere karşı da oldukça onurlu ve sert bir toplum getirir ki onlar (her türlü gücüyle) Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu Allah’ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, (her şeyi) bilendir.”  (Maide Suresi, 5/54) [bk. 6/89] 

 

        Kıymetli Dostlar !

 

        Mehmet Akif'in de dediği gibi:

 

 Zannetme ki ecdadın asırlarca uyudu

 Nereden bulacaktın o zaman eldeki yurdu

 Üç kıtada yer yer kanayan izleri şahit

 Dİnlenmedi bir gün o büyük Şanlı Mücahit

 

        Ecdadımız yapması gerekeni yaptı ve küfrü ve kafirleri hezimete uğrattı. Ancak ardından gelen nesiller, bizler de, Ecdadımızın Cihad ve Şehadet anlayışına sarılmadığımızdan dolayı, maalesef nefislerimizin, şeytanın ve kafirlerin tuzaklarına düştük. Gelinen son noktada her karış toprağında Şehit kanı olan şu İslam coğrafyasının, şu vatanımızın her köşesinde, zina, içki, kumar, iffetsizlik, faiz, açıktan işlenir hale geldi. Haramlar diz boyu.

 

        Ömer hayyam’ın tarif ettiği;

 

        Bir elde kadeh, bir elde Kuran;

Bir helâldir işimiz, bir haram.

Şu yarım yamalak dünyada

Ne tam kâfiriz, ne tam müslüman!

 

Kıymetli Müminler!

 

        Çanakkale'de Arap'ı, Kürdü, Türkü, Laz'ı, Çerkezi, Hintlisi, Bosnalısı, Filistinlisi, daha nice renkleri, ırkları ve dilleri, memleketleri ayrı olan Müminler cephede kafire karşı:

 

        “Allah, kendi yolunda (birbirine) kurşunla kenetlenip kaynaşmış bir yapı gibi saf halinde (kendi yolunda) savaşanları sever.” (Saf, 61/4) 

ayetinin gereği olarak Tek Yürek savaşırlarken bugün bu milletlerin birbirine düşman haline gelmesi, geçmişimizi unuttuğumuzun, Ecdadımızın yolundan çıktığımızın, İslamdan saptığımızın birer delili ve ispatı değil mi?

 

 SONUÇ

 

وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

“(Ey iman edenler!) Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, yoksa korkaklaşırsınız da rüzgarınız (hızınız, cesaretiniz) kesilir (kuvvet ve devletiniz elden gider). Bunun için sabırlı (ve müsamahalı) olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”  (Enfal, 8/46)

  وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

“(Ey mü’minler!) Gevşemeyin ve üzülmeyin. Eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınızdan) çok üstünsünüzdür.”
  (İmran, 3/139)

 

Sohbetimizi Mehmet Akif'in şu dizeleriyle bitirelim.

 

Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.


[1] Cihad ancak, müslümanlara cephe alan/düşmanlık eden ve savaş açanlara karşı, Allah nizamının hâkim olması için yapılır.

[2] bk. Buhârî, Fezailü ashab, 9, Nafakat, 6-7, Daavat, 11)

[3] Tahtı devraldığında (1512) 2.092.000 km2 olan Osmanlı topraklarını 8 yıl gibi kısa bir sürede 3 kat büyütmüş ve ölümünde (1520) imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2'si Avrupa'da, 1.905.000 km2'si Asya'da ve 2.500.000 km2'si Afrika'da olmak üzere toplam 6.557.000 km2'ye çıkarmıştır.

[4] [bk. 2/120; 3/149; 4/59; 5/49-50, 54-57; 7/45, 56; 11/19; 60/4, 6]

[5] [krş. 3/100, 118, 120, 149] 

[6] (Buhârî, “ʿİlim”, 45, “Cihâd”, 15, “Tevḥîd”, 28; Müslim, “İmâre”, 149-151).

31 Ocak 2026
Test

Form Gönderimi

Tamam

WhatsApp
Copyright © Sofa İç Mimarlık 2026 | Her Hakkı Saklıdır. ÜCRETSİZ KEŞİF 0312 000 00 00 WHATSAPP HATTI