İlmin ve Alimin Fazileti

İlim ve Âlimlerin Dostu Aziz Müminler!

Şimdi sizlere, ilim ve Âlimin, dinimizdeki yeri ve değeri üzerine kısa da olsa, Âyeti Kerime ve Hadisi Şerifler ışığında bilgi vermeye çalışalım.


İlim, herhangi bir ırkın, kavmin, zümrenin ve topluluğun tekelinde değildir. Dolayısıyla, isteyen herkes, istidat ve kabiliyeti oranında ilim sahibi olabilir. İnsan, ancak ilim sayesinde başkalarının makam, mevki ve servet gibi maddi imkânlarla ulaşamayacağı derecelere hatta daha üst mertebelere ulaşabilir. Nitekim bir ayet- i kerimede bu husus şöyle dile getirilir:

يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوامِنكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ:

“Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.” (Mücadele, 58/11)

İlim Ehlinin üstünlüğünü beyan eden Hadisi Şeriflerden bazıları:

وعَنْ أبي أُمَامة ، رضي اللَّه عنْهُ ، أنَّ رَسُول اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « فضْلُ الْعالِم على الْعابِدِ كَفَضْلي على أَدْنَاكُمْ » ثُمَّ قال : رسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إنَّ اللَّه وملائِكَتَهُ وأَهْلَ السَّمواتِ والأرضِ حتَّى النَّمْلَةَ في جُحْرِهَا وحتى الحُوتَ لَيُصَلُّونَ عَلى مُعلِّمِي النَّاسِ الخَيْرْ» رواهُ الترمذي وقالَ : حَديثٌ حَسنٌ .

“Âlimin abide üstünlüğü, benim sizin en aşağı derecede olanınıza üstünlüğüm gibidir. Şüphesiz ki Allah, melekleri, gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca ve balıklar bile insanlara hayrı öğretenlere dua ederler.”[1]

“Allah, kimin hakkında hayır dilerse ona din hususunda (fakih kılar) büyük bir anlayış verir.”[2]

“İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.”[3]

“Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidayet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem dehayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak ve kaygan arazidir. Ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile, buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidayeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir.”[4]


قَالَ رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « إذا ماتَ ابْنُ آدَم انْقَطَع عَملُهُ إلاَّ مِنْ ثَلاثٍ : صَدقَةٍ جارية ، أوْ عِلمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ ، أوْ وَلدٍ صالحٍ يدْعُو لَهُ » رواهُ مسلمٌ

“Âdemoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer (amel defteri kapanır. Bundan şu) üç şey müstesnadır: Sadaka-i cariye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.”[5]

Peygamberimiz sav, Ebû Zer ra'a hitaben şöyle buyurmuştur:

"Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kuran'dan bir âyet öğrenmen, senin için yüz rek'at nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden çıkıp- kendisiyle amel edilsin veya edilmesin- ilimden bir bölüm öğrenmen, senin için bin rek'at nafile namazdan daha hayırlıdır."[6] Buyurmuştur.

 

 

Daha önce de ifade ettiğimiz üzere ilim, yalnızca sahibine değil, başka insanlara, hatta diğer canlılara da fayda verir. Örneğin, İslâm’ı başkalarına tebliğ edecek kişilerde bulunması gereken niteliklerden biri de ilim sahibi olmasıdır. Aksi takdirde kişi İslâm’a ve Müslümanlara fayda yerine zarar getirir.

· “Yarım hoca dinden, yarım tabib candan eder” ata sözümüz bu gerçeğin özetidir.

Hz. Peygamber’in sav, Hayber savaşında Hz. Ali ra’a hitaben söylemiş olduğu şu söz oldukça önemlidir:

“Allah’a yemin ederim ki, Cenab-ı Hakk’ın senin aracılığınla bir tek kişiyi hidayete kavuşturması, senin, en kıymetli dünya nimeti olan kırmızı develere sahip olmandan daha hayırlıdır.”[7]

Yine Peygamberimiz sav buyuruyor ki:

"Senin yüzünden Allah Teâlâ'nın bir kimseyi hidayete erdirmesi, senin için dünyadan ve dünyada olan her şeyden daha hayırlıdır."[8]

Konuyla ilgili diğer bir hadis-i şeriflerinde ise Hz. Peygamber sav şöyle buyurmaktadır:

“Hidayete, (doğruluğa ve iyiliğe) davet eden kimseye, kendisine uyanların sevabı kadar sevap verilir. Bu onların sevaplarından da hiçbir şey azaltmaz.”[9]

Müslüman, beşikten mezara kadar ilim taliplisi olmalıdır. Ziraokumanın, araştırmanın ve ilim öğrenmenin belli bir yaşı yoktur.

Nitekim Hz. Peygamber sav, şöyle buyurur:

“Mümin, cennete girinceye kadar hiçbir hayra doymaz.”

Hz. Peygamber sav kendi sözlerini ezberleyip başkalarına ulaştıran kimselerle ilgili olarak şu müjdeyi vermiştir:

“Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Kendisine bilgi ulaştırılan nice insanlardır ki, o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve korurlar.”[10]

Hz. Peygamber sav, özellikle İslâmi ilimlerin kaybolmaması için oldukça duyarlı davranılması gerektiği konusunda ümmetini asırlar öncesinden uyararak şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ ilmi insanların hafızalarından silip unutturmak suretiyle değil, fakat âlimleri öldürüp ortadan kaldırmak suretiyle alır. Neticede ortada hiçbir âlim bırakmaz. İnsanlar bir kısım cahilleri kendilerine lider edinirler. Onlara birtakım meseleler sorulur; onlar da bilmedikleri halde fetva verirler. Neticede hem kendileri sapıklığa düşer, hem de insanları saptırırlar.”[11]

Kesir İbn Kays ra anlatıyor: Ben Dımışk (Şam) Camii'nde Ebû'd-Derdâ'nın yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve:

-Ey Ebû'd-Derdâ, Peygamberimizden rivayet ettiğini duyduğum bir hadis-i şerif için Peygamberimizin şehri olan Medine-i Münevvere'den geldim, dedi. Ebû'd-Derdâ, geliş amacının bu olup olmadığını öğrenmek için ona:

-Şam'a bir ticaret için gelmedin mi? Diye sordu. Adam:

-Hayır, öyle bir iş için gelmiş değilim, dedi. Ebû'd-Derdâ:

-Hadis öğrenmekten başka bir iş için de mi gelmedin? Diye sordu. Adam:

-Hayır, (rivayet ettiğini duyduğum hadisi senden dinlemekten başka iş için gelmedim, dedi) Bunun üzerine Ebû'd-Derdâ:

Ben Allah'ın Peygamberinden işittim şöyle buyurmuştu:

وعن أبي الدرداء رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ يَقُولَ: مَنْ سَلَكَ طَرِيقاً يَطْلُبُ بِهِ عِلْماً سَلَكَ اللّهُ بِهِ طَرِيقاً مِنْ طُرُقِ الْجَنَّةِ. وَإنَّ المََئِكَةَ لَتَضَعُ أجْنِحَتَهَا رِضىً لِطَالِبِ الْعِلْمِ، وَإنَّ الْعَالِمَ لَيَسْتَغْفِرُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَواتِ وَمَنْ في الارْضِ وَالْحِيتَانُ فِي جَوْفِ المَاءِ، وَإنَّ فَضْلَ الْعَالِمِ عَلى الْعَابِدِ كَفَضْلِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ عَلى سَائِرِ الْكَوَاكِبِ، وَإنَّ الْعُلَمَاءَ وَرَثَةُ الانْبِيَاءِ، وَإنَّ الانْبِيَاءَ لَمْ يُورِّثُوا دِينَاراً وََ دِرْهَماً وَلكِنْ وُرِّثُوا الْعِلْمَ فَمَنْ أخَذَهُ أخَذَهُ بِحَظِّ وَافِر.

"Her kim bir yola girer ve onda ilim isterse, Allah onun için cennete giden bir yolu kolaylaştırır. Melekler ilim öğrenenlere, yaptıklarından hoşlandıkları için, kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde olanlar, hatta sudaki balıklar ilim öğrenen kimseye Allah'tan yardım ve bağış dilerler. İlim sahibinin âbid'ten (ibadet edenden) üstünlüğü, ay'ın diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Alimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar. Şu halde o ilmi alan bol nasip almış demektir,[12]

Peygamberimizin arkadaşlarından Ebû Hureyre ra, hemen hemen peygamberimizden hiç ayrılmayan bir sahabi idi. O, peygamberimizle bulunduğu sürece, ilim öğrenir, peygamberimizin sözlerine dikkat ederek onları ezberlerdi.

Bu sahabi, bir gün Medine'de sokağa çıktı. Halk sokakta dolaşıyordu. Onlara şöyle seslendi:

-Peygamberimizin mirası bölüşülüyor, siz ise burada vakit geçiriyorsunuz, gidip o mirastan payınızı alsanız ya? Deyince, halk:

-Nerede bölüşülüyor? Diye sorarlar. Ebû Hureyre (r.a.):

-Mescidde bölüşülüyor, diye cevap verir. Halk koşarak mescide gider, sonra geri dönerler.

Ebû Hureyre (r.a.) onların geri geldiklerini görünce, sorar: -Ne oldu? Onlar cevap verir:

-Biz mescide gittik, ama sizin söylediğiniz gibi orada taksim edilen herhangi bir şey görmedik, derler. Ebû Hureyre tekrar sorar:

-Siz mescidde hiç kimse görmediniz mi? Der. Onlar:

-Evet, bazı kimseler gördük, bir kısmı namaz kılıyor, bir kısmı Kur'an okuyor, bir kısmı da helâl ve haram gibi konuları tartışıyordu, derler.

Bunun üzerine Ebû Hureyre ra: “Yazıklar olsun size, işte o, peygamberin mirasıdır, der.[13]

Öldükten Sonra Amel Defterlerinin Kapanmasını İstemeyen Cennet Yolcusu Kıymetli Müminler!

Ebû Hureyre ra Peygamberimizin şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Mü'min, ölümünden sonra hayatta iken öğrettiği ve yayınladığı ilimden, geride bıraktığı iyi evlattan, miras olarak bıraktığı mushaftan, yaptırdığı mescidden, yolcular için inşa ettiği misafir evinden, akıttığı sudan, sağlıklı iken malından çıkardığı sadakadan kendisine sevap ulaşır."[14]

Bir başka Hadisi Şerif’de Efendimiz sav:

"İlim tahsil ederken eceli gelip ölen kimse, kendisi ile peygamberler arasında ancak bir derece, peygamberlik derecesi olduğu halde Allah'a kavuşur."[15] Buyurmuştur.

Aziz Müminler!

Allahü Teala buyurdu ki:

… قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ إِنَّمَا يَتَذَكَّرُ أُوْلُوا الْأَلْبَابِ

“… (Resûlüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.?”[16]

Zalimler Karşısında İzzet Sahibi Bazı Örnek Alimlerden[17]

Hasanu’l-Basrî

Emevîlerin Irak valisi Haccâc-ı Zâlim, Vâsıt şehrinde bir köşk yaptırdı. O zamanın büyük âlimi Hasanu’l-Basrî’yi alıp bu köşkü gezdirdikten sonra kendisine bu köşk hakkındaki kanaatini sordu. O da “Sizler, bunlarla övünüyorsunuz, biz ibret alıyoruz. Ey gâfil! Yaptığın zulüm ile fıskın arttı. Gökyüzündekiler senden nefret etti. Köşkün fânidir, bâki olan cennetini de harap ettin!” dedi. Sonra dışarı çıkan Hasanu’l-Basrî “Yüce Allah, biz ülemâdan, gerçeği açıklama ve hiçbir şeyi gizlememe konusunda söz almıştır.” dedi. Bu olay olduğu zaman Haccâc, Emevîlerin Irak valisi, Hasanu’l-Basrî de kendi halinde bir âlimdi. Zâlim devlet adamlarının, dinle alakası olmayan makam sahiplerinin ve şımarık zenginlerin her yaptığı yanlışı tasdîk edip onaylayan ve bu sûretle onlara yaranmaya çalışan sözde âlimlerin kulakları çınlasın.

İzz b. Abdüsselâm


İzz b. Abdüsselâm, ülemânın sultanı olarak bilinir. Vefat edince cenazesine katılan kalabalığı gören Memlûk Devleti’nin Sultanı Zâhir Baybars, şöyle der: “İşte şimdi benim saltanatım gerçekleşti. Zira O, isteseydi idareyi benden alabilirdi.” İzz b. Abdüsselâm, hutbelerinde çok açık bir şekilde idarecileri tenkid ederdi. Bundan dolayı Sultan tarafından sürgüne yollandı. Sürgüne gitmesini istemeyen dostları ona şöyle bir teklifte bulundular. “Tenkitten vazgeç! Sultanın elini öp! Göreceksin, Sultan o zaman seni affedecektir.” Büyük âlimin verdiği cevap altın harflerle yazılacak nitelikteydi: “Değil onun elini öpmek, kendi elimi bile ona öptürmem!” Böylesi eli öpülecek kaç âlim var dünyamızda. Yağcı, yalaka, kimliksiz, kişiliksiz, İslamî bir derdi ve endişesi olmayan bilgi hamalları da kendilerini âlim zannedecek ha? Yok, böyle bir âlimlik!

Ebu Hanife

Ebu Hanife’nin (r.a.) mazlumlardan yana tavır alması siyasi iradeyi ciddi anlamda rahatsız etmekte idi. Fakat açıkça Ona tavır alamıyorlardı. Çünkü adı, civardaki bütün şehirlerde hayırla anılıyordu. Alimler, en müşkil meseleleri çözmesi için Ona getiriyorlardı. O sadece Kûfe’nin değil, bütün ümmetin fakihiydi. Bu yüzden Halife, Ebu Hanife’ye karşı tavır alışını birtakım gerekçelere bağlamak istiyordu. Bu çerçevede Ona (r.a.) yeni kurulan şehrin yani Bağdat’ın kadılığını teklif etti. Fakat Ebu Hanife bu görevi reddetti.[19] Halife, kadılığı kabul etmemesi durumunda kendisini hapsedeceğini ve ağır bir şekilde cezalandıracağını söyledi. O, kabul etmemede kararlılık gösterince hapse atıldı. Halife adamlarını cezaevine gönderip, isteğini kabul etmesi durumunda Onu serbest bırakacağını ve Ona ikramlarda bulunacağını söyledi. Fakat Ebu Hanife (r.a.) ilk görüşüne sadık kaldı. Bunun üzerine Halife, her gün çarşıya çıkarılmasını ve milletin huzurunda Ona on kırbaç vurulmasını emretti.[20] Bu durum 12 gün devam etti. Onardan toplam 120 kırbaç vuruldu.[21]

Halife tutuklu olduğu günlerde Ebu Hanife’yi (r.a.) tekrar sarayına çağırtarak kadılığı kabul-edip etmeyeceğini sordu. Ebu Hanife:

- Allah devlet başkanını ıslah etsin. Ben bu göreve layık değilim diyorum ya!

- Yalan söylüyorsun.

Halife ikinci defa Ebu Hanife’ye aynı teklifi yöneltti. Bunun üzerine İmam Azam: “Emiru’l-Müminin benim kadılığa layık olmadığımı itiraf etti. Çünkü beni yalancılıkla itham etti. Eğer yalancı isem bu işe liyakatim yok demektir. Eğer liyakatsizlik itirafında doğru söyledimse, devlet başkanına bildirdim ki, bu göreve layık değilim.”

Mansur her iki şıkkıyla hakikati ortaya koyan bu cevabı kabul etmedi. Ebu Hanife’yi tekrar cezaevine gönderdi.[22] Sahih olan görüşe göre İmam-ı Azam Hazretleri ahirete irtihal edinceye kadar zindanda kaldı. Öleceğini hissedince secdeye kapandı ve ruhunu secde halinde Allah Azze ve Celle’ye teslim etti.[23] İnsanlık tarihinin bu en büyük imamı (Sahabe devri istisna) ahirete irtihal ettiğinde takvim hicri 150 tarihini göstermekte idi.[24]

Bağdat’ın doğusunda gasp edilmemiş temiz bir yer olan Hayzurân kabristanlığına gömülmeyi vasiyet etmişti. O, bu duruşuyla, hediyelerini, makamlarını kabul etmediği zalimlerin gasbettikleri arazilerde de kalamayacağını ilan etti. Halife Mansur, İmam-ı Azam’ın vasiyetini işitince istemeyerek de olsa şöyle mırıldandı: “Ey Ebu Hanife! Diri ve ölü olduğun halde senin hakkında beni kim mazur görür?”[25]

Cenazesine elli binden fazla insan iştirak etti. Cenaze namazı altı defa kılındı sonuncusunu oğlu Hammad kıldırdı. Aşırı izdihamdan dolayı defni ancak ikindiden sonra mümkün oldu. Yirmi gün kabrinde cenaze namazı kılındı.[26]

Ebu Hanife’nin tekfin ve techizinde bizzat görev alan Abdullah b. Vakıd o günü özetlerken şunları naklediyor: “Ebu Hanife’yi Hasan b. Umâre yıkadı. Ben de su döktüm. Bedeni zayıftı. İbadet ve Allah yolunda gayret onu eritmişti. Hasan yıkama işini bitirince Ebu Hanife’nin bazı özelliklerini anlattı. Herkesi ağlattı. Naşı omuzlara alındığında öylesine muazzam bir durum oluştu ki, o günkünden daha fazla ağlayan insan görmedim.[27]

Hatime

Sefihler anlayamadıklarından, alimler hasetlerinden, devlet adamları zulmü İslam adına meşrulaştırmadığından Ona zulmetti. Sokaklarda milletin huzurunda kırbaçlandı; hakarete uğradı. Ders okutmasına, fetva vermesine engel olundu. Fakat metanetinden, azminden hiçbir şey kaybetmedi. Desiseler, komplolar cesaretini kıramadı. Zindanda kırbaç yemeyi bol paralı devlet memurluğuna tercih etti. Muhkem iradesi ile her şeyi kuvvet zanneden idarecileri şaşkına çevirdi.

Ömrü mücadele ile geçti. Hayatını ilim ve ibadete hasretti. Dünyada köprüden geçen bir yolcu gibi yaşadı. Ebu’l-Ahves Onun vakti kıymetlendirişini anlatırken şöyle demişti: “Ebu Hanife’ye üç güne kadar öleceksin dense idi yaptığı amelin üzerinde daha fazla bir ibadet yapamazdı.” Çünkü boş anı yoktu.[28] İlim onunla bereketlendi; Yeniden irfana dönüştü. Mücadele dolu hayatını en son şehadetle taçlandırdı.

İbn Ebî Zi’b

Abbâsî Sultanlarından Mehdî, bir ara Medine’ye gelmişti; Mescid-i Nebeviye girince herkes ayağa kalktı. Büyük âlim İbn Ebî Zi’b kalkmadı. Kendisine “Gelen, Abbâsî sultanıdır; niçin kalkmıyorsun?” denilince şöyle cevap verdi: “İnsanlar ancak Allah için ayağa kalkarlar!” Bu cevabı duyan Mehdî, “Bırakın bildiği gibi yapsın, çünkü ondan öyle korkuyor ve sakınıyorum ki, başımın tüyleri diken diken oluyor.” diye karşılık verdi.

 

Şimdi hangi idareci hangi âlimden korkuyor? Gösterin bakalım. Suç idarecilerde mi, ilmin izzetini taşımayan âlimlerde mi?

İmâm Nevevî


İmâm Nevevî, çok cesur bir Âlimdi. Kınayanın kınamasından korkmazdı. Sultan Baybars, onun hakkında şu itirafta bulunurdu: “Şu bir gerçek ki, ben İmâm Nevevî’den çekiniyorum.” Şimdi, hangi devlet adamı hangi âlimden çekiniyor ve onu hesaba katıyor? Bilen varsa söylesin.

İslâm topraklarına saldıran Haçlılara karşı verdiği savaşlarla meşhur olan Memlûk Sultanı Baybars, aslında samîmî bir Müslümandı. Bu Kıpçak asıllı Türk sultanı, kendi saltanatını sağlama almak için zaman zaman âlimlerden kendi lehine fetvâlar almak isterdi. İmâm Nevevî de bu fetvâlara yanaşmazdı. Bundan dolayı da sürgüne gönderilirdi. Sürgünler de onu yıldırmazdı.

Zembilli Ali Cemâlî Efendi

Zembilli Ali Cemâlî Efendi, Yavuz Sultan Selim gibi heybetli bir idarecinin birçok kararını reddetmiş ve bazı uygulamalarını durdurmuştur. Yavuz, “Niçin devlet işine karışıyorsun?” deyince Zembilli ona şöyle dedi: “Sana âhiretini hatırlatmak benim görevimdir. Mutlaka öleceksin, Rabbine hesap vereceksin. Hesabını yapmazsan cehennemi boylarsın. Saltanatın da, devletin de seni azaptan koruyamaz” Şimdilerde idarecileri tenkid etmeye kimse yanaşmıyor. Hâlbuki tenkit etmek, değer vermek demektir. Bu gerçeği bilmeyenler tenkit etmeyi reddetmek olarak anlıyorlar. Tenkit, kendisine değer verilen idarecinin yanlışını düzeltme eylemidir. Ona âhiretini kazandırma fırsatıdır.

Allah Rasülü’nün sav; “Zalim sultana karşı hakkı söylemek olarak tarif ettiği cihadın” [29] kahramanı idi onlar.

Saadeddin Taftazânî
Herkesin kendisinden korktuğu ve titrediği Timur, Allâme Taftazânî hakkında şöyle der:“Saadeddin Taftazânî, büyük bir âlimdir. Benim kılıcımla fethedemediğim yerleri O, ilmiyle ve yazdığı eserleriyle fethetmiştir.” İlmiyle, cehdi ve gayretiyle bütün dünyayı fethetmeye çalışan âlimlerimizi sürgüne gönderenler, Mustafa Sabri Efendi ve Zâhidü’l-Kevserî gibi mütebahhir âlimlerimizi dıyâr-ı gurbete gitmeye mecbur bırakanlar Timur’un ne kadar gerisindedirler ve ne kadar da gericidirler, değil mi?

Seyyid Kutub
Prof. Dr. Seyyid Kutub, 1965 yılında neşrettiği “Yoldaki İşaretler” isimli kitabından dolayı idama mahkûm edilmişti. İdamın yerine getirilmesinden önce kendisine yapılan son teklif şu olmuştu: “Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinizde yanılmış olduğunuzu beyan ederek cumhurbaşkanı Cemal Abdun nâsır’dan özür dilediğiniz takdirde o, idam hükmünüzü bozacak ve sizi serbest bırakacaktır.” Bu yürekli âlim, bu teklife şu cevabı vermiş ve şehid olmayı tercih etmiştir: “Eğer idamı hak etmiş olarak Hakkın emri ile ipe çekiliyorsam, buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer bâtılın zulmüne kurban gidiyorsam, bâtıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!”

Hiçbir zaman alçaklığı, alçalmayı ve zilleti kabul etmeyen, izzet ve şeref sahibi âlimler kurtaracaktır bu ümmeti. Öylelerinin başımızın üstünde yeri vardır. Mücâhid ve Şehid bir âlim olan Seyyid Kutub’un eserleri bütün dünya dillerine tercüme edilmiş, doğudan batıya kadar bütün Müslümanlar onu okuyorlar. Cemal Abdunnâsır’ı ise hiç kimse tanımıyor.

Böylesi Ülema hakkında Peygamberimiz sav şu müjdeyi vermiştir: "Allah Teâlâ kıyamet günü kulları diriltir. Sonra Âlimleri ayırır ve onlara şöyle hitap eder: ‘Ey alimler topluluğu, ben ilmi, size azap etmek için vermedim, sizi bağışladım, cennete giriniz."[30]

SAHÂBÎNİN İLME VE ÂLİME BAKIŞLARI

 

 

 


Hz. Ömer

Emirü'l-mü'minîn imam Ömer b. Hattab ra şöyle de­miştir:

“İlim öğrenin!., ilim için, hilm ve vakarı da belleyin. Ken­disinden ilim talep ettiğiniz kimselere karşı mütevazı olun ki, sizden ilim talep edenler de size karşı mütevâzi olsunlar. (Sa­kın) zorba alimlerden olmayın!., ilminiz cehaletinizle beraber kâim olmaz."[31]

Hz. Ali

Şimdi, ilim konusunda, kendileri de âlim olan iki sahâbîye kulak verelim. Bunlardan biri Hz. Ali (r.a.), diğeri de Hz. Muaz b. Cebel (r.a.) dır. Önce, Hz. Ali’yi dinliyoruz can kulağı ile: Küleyb b. Ziyad anlatıyor: “Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) elimden tutarak beni çöle doğru götürdü. Çölde bir yerde oturduk. Biraz dinlendikten sonra bana şunları söyledi: “Küleyb! Kalbler birer kabtır. En iyi kab da içindekini dışına sızdırmayandır. Sana söyleyeceklerimi iyi belle! İnsanlar üç gruptur. Birinci grup kudretli âlimlerdir. İkinci grup ilim öğrenerek kurtuluş yoluna gidenlerdir. Üçüncü grup ise kör kütük câhil kalabalıklardır. Bunlar rüzgâr nereden eserse oraya dönerler, ilim nûruyla aydınlanmamış kimselerdir. Sağlam bir dayanakları da yoktur.

Küleyb! İlim maldan hayırlıdır, ilim seni korur, malı ise sen korursun. İlim, âmel edildikçe artar. Mal ise harcandıkça eksilir. Âlimi sevmek herkesin boynunun borcudur. İlim, âlime hayatında itibar kazandırır, ölümünden sonra da anılmasına vesile olur. Malın sağladığı îtibar malla birlikle kaybolur. Nice zenginler vardır ki hayatta iken ölürler. Âlimler ise dünya durdukça hayattadırlar. Kendileri göçüp gitseler bile, eserleri ve isimleri gönüllerde yaşar. Ah! Ah! -Eliyle göğsünü İşaret ederek- şuradaki ilmi kendilerine nakledebileceğim lâyık kimseleri bulabilsem! Bulmasına buldum ama emin kimseler değiller. Onlar, dîni anlamaları için kendilerine verilen ilmi dünya menfaatine kullanıyorlar. Allah'ın hüccetlerini, kitabının aleyhine, nimetlerini de kullarının aleyhine kullanıyorlar. Bazıları da ehl-i Hakkın tavsiyelerine uymuyorlar. Hak ve hakikatin nasıl diriltileceğini de bilmiyorlar. Daha başlar başlamaz şüpheye düşüyorlar. Bu iki grupta da hayır yok, bir kısmı da yuları arzu ve iştihalarının eline teslim ediyorlar. Diğer bir kısmı da mal toplayıp biriktirmeye düşkünler. Bunlar din dâvetçileri olamazlar. Mer’ada otlayan hayvanlara çok benzerler. Böylece âlimlerin ölümüyle ilim de ölür. Allah’ım böyle olmasın. Varlığını isbât eden delillerin, apaçık âyetlerinin boş şeyler olduğu iddia edilmemesi için yeryüzü âlimsiz kalmasın. Bunların sayıları çok azdır. Ama Allah katındaki değerleri çok büyüktür. Yüce Allah, dînini bunlara müdâfaa ettirir. Bunlar da kendilerindeki emâneti lâyık olanlara devrederler. Bu şuuru onların gönüllerine yerleştirirler. Dünya zevk ve sefasına dalanların böbürlendikleri yerlerde, onlar mülayim davranırlar. Câhillerin iltifat etmedikleri ilmi dost kabul ederler. İlmin verdiği aşkla bedenleriyle dünyada yaşarlar, ruhları mânâ âlemindedir. İşte yeryüzünde Allah'ın halifeleri ve İslâm'ın dâvetçileri bunlardır. Ahh! Keşke böylelerini görebilsem! Kendim ve senin için Allah'tan mağfiret dilerim. İstersen kalkabilirsin.” (Kenzü’l-ummâl, V, 231)

Hz. Muaz b. Cebel
Şimdi de Muaz b. Cebel'i dinliyoruz: “İlim öğrenin. Çünkü ilim Allah'a olan saygınızı artırır, ilim talep etmek ibâdettir. Beraber çalışmak zikirdir. Araştırma yapmak cihaddır. Bilmeyenlere öğretmek sadakadır, ilmi lâyık olana vermek kişiyi Allah'a yaklaştırır. Çünkü ilim helâl ve haramın kıstaslarını verir. İlim, Cennet ehlinin gideceği yolda kandil, yalnızlıkta dost, gurbette arkadaş, tenhalarda yoldaş, sevinçli ve kederli günlerde kılavuz, düşmana karşı silâh ve dostlar katında da bir meziyettir. Allah milletleri ilimle yükseltir ve onları iyilikte, güzel şeylerde önder yapar. Diğer milletler ilim sahibi olan milletlerin izinden yürürler, onların hareketlerini taklit ederler, görüşlerine müracaat ederler. Melekler bile onlarla arkadaşlık yapmak isterler. Kanatlarıyla onları okşarlar. Yaş kuru ne varsa, hatta denizdeki balıklar, karadaki yırtıcı kuşlar ve hayvanlar dahi onlar için istiğfar ederler. Çünkü ilim cehâletten kararan kalpleri aydınlatır, Karanlık sebebi ile görmeyen gözlere kandil olur. Kul ilim sayesinde dünyada da âhirette de seçkin kimselerin ulaştıkları mertebelere en yüksek derecelere ulaşır. İlme kafa yormak, gündüzleri oruç tutmaya, ilmi müzâkerelerde bulunmak da geceleri ihyâ etmeye denktir. İnsanlar ilim vasıtasıyla akrabalık bağlarını koparmazlar. Helâl ve haram ilim sayesinde birbirinden ayırt edilir. İlim, çalışanlara yol gösterir. Amel ilimden sonra gelir. Bahtiyar kimseler ilimden ilham alır. Bahtsızlar ise ondan mahrum olurlar.” [32]

Halil b. Ahmed

Meşhur Nahiv alimi, imam Halil b. Ahmed (rh.a.) anla­mak ve bilmek konusunda insanların dört kısım olduklarını beyanla şöyle tasnif eder:

"İnsanlar, dört kısımdır:

1) Anlar ve anladığını bilir (yani bildiği ile amel eder.) Bu alimdir, buna uyun.

2) Anlar fakat anladığını bilmez. Bu gafildir. Bunu, ikaz edin.

3) Bilmez fakat bilmez olduğunu bilir. (Buna, cehl-i basit derler). Bu yol arıyor, buna, doğru yolu gösterin.

4) Anlamaz fakat anlamaz olduğunu bilmez. (Bilirim zan­neder. Buna cehl-i mürekkeb derler. Tedavi kabul etmediği için) Onu, terk edin."[33]

Kıymetli Müminler!

Okuyan milletler medeniyetlerini geliştirmiş ve tarih sahnesindeki önemli yerlerini almışlardır. Bu gün dünyayı yöneten ve yönlendirenler, milletler üzerinde söz sahibi olanlar, hâkimiyet kuranlar, teknolojik açıdan en üst noktalarda olanlar, düşünceye, ilme, okumaya, verdikleri değerlerle bu noktalara gelmişlerdir. İlimden yoksun, okumaktan aciz, düşünce ve araştırma fakiri insanların oluşturduğu toplumlar da, fakirlik, sefalet ve ictimai buhranlar kol gezmektedir. Teknik açıdan gelişmiş ülkeler tarafından her alanda sömürülmekte oldukları halde farkında da değildirler.

Bu gün özellikle İslam ülkelerinin içine düştüğü buhranlar, işgaller, fitnelerin baş sebebi, önce dinin emri olan “oku”maya cahil kalmalarındandır.

Sevgili peygamberimiz sav, her zaman okumanın önemini belirtmiş, yaşamış yaşatmış, insanlara şu tavsiyede bulunmuştur.

“Ya âlim ol, ya öğrenci ol, ya da dinleyici ol. Sakın dördüncüsü olma. Helak olursun.’’[34]

Aynı Hadisi Şerif ;

"Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen, ya da ilmi seven ol. Fakat beşincisi olma (yani bunların dışında kalma) helâk olursun."[35] Olaraktan da rivayet edilmiştir.

Kıymetli Dostlar!

Dünyada okuyacağız, “Ahiret Amel Defterimiz”e yazdığımız bütün amellerimizi, cahil olup da amel defterine hayır mı şer mi yazdığını bilmeden kayıt yaptırmamak için. Kötü bir netice ile karşılaşmamak için. Zelil olmamak için. Rabbimizin vaad ettiği nimet ve cennetlere kavuşmak, uyardığı cehenneme ve azaba uğramamak için.

Çünkü Allah Celle Celalühü;

وَكُلَّ إِنسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ طَآئِرَهُ فِي عُنُقِهِ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كِتَابًا يَلْقَاهُ مَنشُورًا

“Her insanın amelini halka yapıp boynuna takarız. Kıyamet günü açık olarak bulacağı bir amel defteri önüne çıkarırız." [36]

اقْرَأْ كَتَابَكَ كَفَى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا

-«Oku kitabını, bu gün sana karşı, iyi hesâb görücü olarak kendi nefsin yeter».[37]

Rabbim amel defterlerimizi O’nun rızasına uygun amellerle dolduran ve kişi için Surûr ya da Nedamet olacak o günde, ilahi rahmete, ebedi saadete gark olanlardan eylesin.

Bizler,"Allah'tan faydalı ilim dileyin, faydasız ilimden Allah'a sığının"[38] diye bize öğüt veren bir Peygamberin sav ümmetiyiz.

Allah Teâlâ Peygamberimize şöyle emrediyor:

وَقُلْ رَبِّ زِدْنى عِلْمًا "(Ey Muhammed) de ki: Rabbim, benim ilmimi artır.[39]

Peygamberimizden Örnek Dualar:

وَعَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ، t ، قَالَ: كَانَ رَسُولُ الله، e يَقُولُ: اللَّهُمَّ إنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ العَجْزِ وَالكَسَلِ وَالبُخْلِ وَالهرَمِ، وَعَذَابِ الْقَبْرِ. اللَّهُمَّ آتِ نَفْسِي تَقْوَاهَا، وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا، أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلاهَا، اللَّهُمَّ إنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لا يَنْفَعُ، ومنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ، وَمِن نَفْسٍ لا تَشَبَعُ، وَمِنْ دَعْوَةٍ لا يُسْتَجَابُ لَهَا .

"Allahım, acizlikten, tembellikten, cimrilikten, bunaklık derecesinde ihtiyarlıktan, kabir azabından sana sığınırım. Allahım, nefsime günahlardan korunma melekesi nasib eyle ve onu her türlü günahtan temizle, onu en iyi temizleyecek sensin. Onun koruyucusu ve efendisi de sensin. Allahım faydasız ilimden, ürpermeyen kalpten, doymak bilmeyen nefisten ve kabul olunmayacak duadan sana sığınırım.”[40]

"Allah'ım, bana öğrettiğin ilimden beni yararlandır, yararlı olacak ilmi bana öğret. İlmimi artır. Her hal üzere Allah'a hamd olsun."[41]


KAYNAKLAR:

Kuran-ı Kerim Meali, Diyanet Vakfı,
Riyazüs Salihin, İlmin Fazileti Babı, 241. Bölüm
Kur'an'ı Okumak ve Anlamak, Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz, 2000 - Haziran, Sayı: 172, Sayfa: 009,
Diyanet Aylık Dergi (haber) Eylül – 2005,
İhsan Şenocak, http://ihsansenocak.com/Content.aspx?ID=67

YAŞAR KAPKARA
VEZİRKÖPRÜ CEZAEVİ VAİZİ
MART 2015


KAYNAKLAR

[1] Tirmizî, İlim 19
[2] (Buhârî, İlim 10; Müslim, İmâre 175)
[3] (Tirmizî, İlim 2)
[4] Buhârî, İlim 20; Müslim, Fezâil 15
[5] Müslim, Vasiyyet 14. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vasâya 14; Tirmizî, Ahkâm 36; Nesâî, Vasâyâ 8
[6] )İbn Mâce, Mukaddime, 16.(
[7] Buhârî, Fezâilü'l-ashâb 9, Meğâzî 38; Müslim, Fezâilü's-sahâbe 34
[8] (Buhârî, Cihad, 102; Ahmed b. Hanbel, c.5, s.238.)
[9] Müslim, İlim 16. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 6; Tirmizî, İlim 15; İbni Mâce, Mukaddime 14
[10] Tirmizî, İlim 7. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, İlim 10; İbni Mâce, Mukaddime 18; Menâsik 76
[11] Buhârî, İlim 34; Müslim, İlim 13. Ayrıca bk. Buhârî, İ'tisâm 7; Tirmizî, İlim 5; İbni Mâce, Mukaddime 8
[12] (Buhârî, İlm, 10; Ebû Davut, İlm, 1; Tir mizî, İlm, 19; İbnMâce, Mukaddime, 17.(
[13] (Mecmeu'z-Zevâîd ve Menbeu'l-Fevâîd, c.1, s.123-124. (Hadisi, Taberânî ")
[14] (İbn Mâce, Mukaddime, 20.)
[15] (Mecmeu'z-ZevâîdveMenbeu'l-Fevâîd, c.1, s.123 (Hadisi Taberânî "Evsat"inde rivayet etmiştir)
[16] (Zümer, 39/9)
[17] İlim ve Âlim, Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN, İlkadım Dergisi, Şubat 2014, sayı 307; Doç. Dr. Abdülcelil Candan’ın “Ülemânın Gücü” adlı kitabından
[18] İçtihadi Şehadetle Taçlandıran Müvtehid: Ebu Hanife, İhsan Şenocak, http://ihsansenocak.com/Content.aspx?ID=67
[19] Muvaffak b. Ahmed el-Mekki, Menakibu Ebî Hanife, (Kerderi’nin Menakibi ile birlikte), Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1981, I, 429.
[20] Kerderi, a. g.e., II, 299.
[21] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 433.
[22] Takıyyuddin b. Abdilkadir et-Temimi, Tabakatu’s-Seniyye fi Teracimi’l-Hanefiyye, Daru’r-Rufai, Riyad, 1983, I, 105.
[23] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 442.
[24] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 126.
[25] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 127.
[26] İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 127.
[27] Muvaffak Mekki, a.g.e., I, 433-4.
[28] Saymeri, a.g.e., s. 36; İbn Hacer Mekki, a.g.e., s. 78.
[29] Ebû Davud, melahim 17; bk. Tirmizî, fiten 13; Nesâi, bey'at 37; İbn Mace, fiten 20;
[30](Mecmeu'z-Zevâîd ve Menbeu'l-Fevâîd, c.1, s.126 (Hadisi, Taberânî "Kebir"inde rivayet etmiştir.))
[31] Ahmed b. Hanbel, Kitabü'z-Zühd, Çev. Mehmed Emin İnsanoğlu, İst. 1993, C.l, Sh.176, Hds. 628.
[32] (Terğîb ve’t-Terhîb, I, 58).
[33] İmam Gazâlî, Ihyâu Ulûmid-Din, Çev Abmed Serdaroğlu, İst. T.Y., C. l, Sh. 5L
[34]250 hadis shf:199
[35](Mecmeu'z-Zevâîd ve Menbeu'l-Fevâid, c. 1, s. 122.)
[36] (İsra, 17/13)
[37] (İsra, 17/14)
[38] Sünen-i İbn Mâce, Kitabü'd-Duâ, B.3, Hds. 3843. Benzer bir hadis için bkz. Taberânî, Mu'cemu's-sağir Tercüme ve Şerhi, Çev. İsma-il Mutlu, İst- 1997, C2, Sh.188, Hds.509.
[39](Tâhâ, 114.)
[40] (Müslim, Zikir, 73); Riyazüs Salihin, 1480. Hadis.
[41] (İbn Mâce, Mukaddime, 23.)

04 Mayıs 2020
Test

Form Gönderimi

Tamam

WhatsApp
Copyright © Sofa İç Mimarlık 2026 | Her Hakkı Saklıdır. ÜCRETSİZ KEŞİF 0312 000 00 00 WHATSAPP HATTI