Şehidlik / Şehid Nedir?

Sözlükte “bir olaya şahit olmak, bildiğini söyleyip tanıklık etmek, bir yerde hazır bulunmak” gibi anlamlara gelen “şehâdet”(şühûd) masdarından türeyen “şehîd” (çoğulu şühedâ) dinî bir terim olarak “Allah yolunda öldürülen Müslüman”ı ifade eder.

 Kelimenin sözlük ve terim anlamları arasındaki bağı “görülen, tanıklık edilen” (meşhûd) mânasına göre açıklayan âlimler, canını Allah yolunda feda eden kimsenin hemen cennet nimetlerine erişmesine Allah ve melekler tarafından şahitlik edilmesinden dolayı;

“gören, tanıklık eden” (şâhid) anlamını esas alanlar ise Allah’ın vaad ettiği nimetleri hazır olarak görüp onlardan yararlandığı yahut kıyamet gününde kendisinden Hz. Peygamber’le birlikte geçmiş ümmetler hakkında şahitlik etmesi isteneceği için ona şehid dendiğini belirtirler.

 Kur’ân-ı Kerîm’de biri ikil, yirmisi çoğul olmak üzere elli altı defa geçen “şehid” kelimesi, bazı yerde “tanık” anlamında, bazı âyetlerde esmâ-i hüsnâdan biri olarakbazılarında ise “Allah’ın iradesine uygun biçimde yaşayan kâmil insan, örnek kişi, önder” mânasında kullanılmıştır

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا …

         “Böylece sizi (Ey Muhammed ümmeti) vasat (orta) bir ümmet yapmışızdır, (ki siz) insanlara karşı(örneklerve)  şâhidler olasınız, bu peygamber de sizin üzerinize tam bir (örnek ve) şahidolsun diye.”[61] 

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ

“Allah uğrunda, hakkını vererek cihad edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim'in dininde (de böyleydi). Peygamberin size (örnek, önder ve ) şahit olması, sizin de insanlara (örnek, önder ve) şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur'an'da) size «müslümanlar» adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır, ne güzel yardımcıdır!”[62]

 Allah yolunda canını feda ederek şehitlik mertebesini kazanan kimseleri ifade etmek üzere üç âyette  “Şühedâ” yer almakla birlikte kelimenin tekilinin bu mânada kullanıldığına rastlanmaz.

Misal verecek olursak;

وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا

“Allah'a ve Peygamber'e itaat edenler var ya, bunlar Allah'ın nimetine eriştirdiği peygamberlerle, Sadıklarla, şehidlerle ve Salihlerle birlikte olurlar. Bunlar ne iyi arkadaşlardır!”[63]

وَالَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاء عِندَ رَبِّهِمْ لَهُمْ أَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ

“Allah’a ve Resûllerine inananlar hem Rableri yanında dosdoğru olanlar hem de (Allah için) şehit olanlar/şâhitlikte bulunanlardır. Onların hem mükâfatları, hem de nurları vardır. İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar(a gelince), onlar da cehennem ehlidirler.”[64] Ayetlerini misal gösterebiliriz.

 Kıymetli Dostlar!

 Hadislerde de “şehid” kelimesi yukarıda belirtilen anlamlarda sıkça geçtiği gibi, birçok âyette de şehitliğin önemine ve Allah katındaki değerine dikkat çekilmiştir.

 Meselâ,

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Zira onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz”[65];

 “Sakın Allah yolunda öldürülenlerin ölü olduklarını sanma! Onlar diridir ve rableri katında rızıklara mazhar olmaktadır”[66]

 “Allah yolunda öldürülenlere gelince Allah onların amellerini zayi etmez (…) Allah onları kendilerine tanıtmış olduğu cennete koyacaktır”[67]

شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Allah kendisinden başka hiçbir ilâhın olmadığına şehadet etmiş (bildirmiş)tir. Melekler ve (adaletli) ilim sahipleri de dosdoğru (bu gerçeğe iman ve ikrar ile şehadet ettiler). O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibidir.”[68]

 Hz. Peygamber’in sav şehitlikle ilgili açıklamaları Hadis Mecmualarında daha çok cihad bölümünün “Fazlü’ş-Şehîd” vb. başlıkları altında bir araya getirilmiştir.

 Bu Hadisi Şeriflerde, Şehid’in:
-Dünyevî amaçla olmayıp yalnız Allah’ın dininin yüceltilmesi için canını feda edenlerin şehid sayıldığı,[69]-Akrabalarından yetmiş kişiye şefaat edebileceği[70]
-Şehid olan kişinin acı çekmeden öldüğü, kanının ilk damlası yere düştüğü anda kul hakları dışında bütün günahlarının affedildiği, şehidin kabir azabı çekmeyeceği, cennetteki makamını göreceği[71]
-Cennete ilk girenlerden olacağı[72]
-Allah katında iyi bir mertebeye erişerek ölen kullar içinden sadece şehidlerin dünyaya dönüp tekrar şehid oluncaya kadar Allah’ın dinini yüceltmek isteyeceği[73]müjdeleri verilmiştir.

Öte yandan bazı hadislerde ise, Allah yolunda ölenlerin dışında da şehid sayılacak kişiler bulunduğu, meselâ:
-Canı, malı, namusu uğrunda[74]
-Veba, kolera gibi bulaşıcı yaygın hastalıklar sebebiyle ölenlere,[75]
Şehid olmayı arzu edip de yatağında vefat edenlere şehid sevabı verileceği[76] belirtilmiştir.

Değerli Cennet Yolcusu Müminler!

 Cihadı anlamadan Şehadeti anlamamız ve yaşamamız mümkün değildir.

 Hz. Ebu Hureyre anlatıyor;

  Peygamberimiz sav şöyle buyurdu: “Kim gaza (Cihad) etmeden veya kendini -niyet olarak- gazaya (Cihada) hazırlamaksızın vefat ederse, nifaktan bir şube üzerinde (münafıklığın bir parçasını kendinde barındırmış olarak) ölür.”[77]

 Hz. Ali'den ra rivayetle Resûlullah Efendimiz sav şöyle buyurmuşlardır:"Namaz îmanın direğidir. Cihad amelin zirvesidir. Zekât ise, bu ikisinin arasında yer alır."[78]

 Muaz İbnu Cebel ra rivayet ediyor:

 "Bir seferde Resulullah sav ile beraberdik. Bir gün yakınına tesadüf ettim ve beraber yürüdük.

"Ey Allah'ın Resulü, beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyler misin?!" dedim.

"Mühim bir şey sordun. Bu, Allah'ın kolaylık nasib ettiği kimseye kolaydır; Allah'a ibadet eder, Ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekat verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Beytullah'a hacc yaparsın!" buyurdular ve devamla:

"Sana hayır kapılarını göstereyim mi?" dediler.

"Evet ey Allah'ın Resulü." dedim.

"Oruç (cehenneme) perdedir; sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yok etmesi gibi. Kişinin geceleyin kıldığı namaz salihlerin şiarıdır." buyurdular ve şu ayeti okudular.

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ

"Onlar (gece namazı için) yataklarından kalkarlar, korkarak ve umarak Rablerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da (hayır yolunda) harcarlar."[79]

Sonra sordu:"Bu (din) işinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?"

"Evet, ey Allah'ın Resulü!" dedim. "Dinle öyleyse" buyurdu ve açıkladı:

"Bu dinin başı İslam'dır, direği namazdır, zirvesi cihaddır!" Sonra şöyle devam buyurdu:

"Sana bütün bunları (tamamlayan) baş amili haber vereyim mi?"

"Evet ey Allah'ın Resulü!" dedim.

"Şuna sahip ol!" dedi ve eliyle diline işaret etti. Ben tekrar sordum:

"Ey Allah'ın Resulü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız?"

"Anasız kalasıca Muaz! İnsanları yüzlerinin üstüne -veya burunlarının üstüne - ateşe atan, dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?"[80]  buyurdular.

 Kıymetli Müminler!

 Şehitlik Kur’an ve Sünnete övülmüş bir mertebedir. Kur’an-ı Kerimde Yüce Rabbimiz şehitliğin önemini bizlere şöyle bildirmektedir.

وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُواْ فِيسَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتاً بَلْ أَحْيَاء عِندَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ {} فَرِحِينَبِمَا آتَاهُمُ اللّهُ مِن فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُواْبِهِم مِّنْ خَلْفِهِمْ أَلاَّ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ {}يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَفَضْلٍ وَأَنَّ اللّهَ لاَ يُضِيعُ أَجْرَالْمُؤْمِنِينَ

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler. (Şehitler) Allah’ın nimetine, keremine ve Allah’ın, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler.” [81]

 Sevgili Peygamberimiz birçok hadislerinde şehitliğin önemine vurgu yapmış, şehit  olanların cennette olduklarının müjdesini bizlere bildirmiştir.

 Bir hadislerinde:"Peygamber(ler) cennettedir, şehit(ler) cennettedir, çocuk(lar) cennettedir, diri diri toprağa gömülen kız (çocukları) cennettedir.[82] buyurmaktadır.

 Enes ra’den rivâyet edildiğine göre, Ümmü Hârise İbn Sürâka diye bilinen Ümmü Rübeyyi’ binti Berâ, Efendimiz sav’e gelerek: “Yâ Rasûlallah! Bana Hârise’den[83] haber verir misiniz? Eğer cennette ise sabredeceğim; böyle değilse ona ağlamaya çalışacağım” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sav: “Ey Ümmü Hârise! Şüphesiz cennetin içinde cennetler vardır; senin oğlun bunların en yücesi olan Firdevs cennetindedir.”[84] Buyurarak, Şehidin annesini müjdelemiştir.

Bir başka hadiste ise Efendimiz, şehitlerin cennetteki durumlarını şöyle tasvir etmiştir.

ما أَحدٌ يدْخُلُ الجنَّة يُحِبُّ أنْ يرْجِعَ إلى الدُّنْيَا ولَه ما على الأرْضِ منْ شَيءٍ إلاَّ الشَّهيدُ ، يتمَنَّى أنْ يَرْجِع إلى الدُّنْيَا ، فَيُقْتَلَ عشْرَ مَرَّاتٍ ، لِما يرى مِنَ الكرامةِ

"Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehit, gördüğü aşırı itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.[85]

 Şehidin amel defteri kapanmaz ve dünyada işlediği güzel ve hayırlı işlerin sevabı da kıyamete kadar devam eder. Şehid, kabirde meleklerin sorgulamalarından ve kabir azâbından muaf tutulur.[86] Bir başka Hadislerinde de;

منْ قُتِل دُونَ مالِهِ فهُو شَهيدٌ ، ومنْ قُتلَ دُونَ دمِهِ فهُو شهيدٌ ، ومن قُتِل دُونَ دِينِهِ فَهو شهيدٌ ، ومنْ قُتِل دُونَ أهْلِهِ فهُو شهيدٌ

"Malı uğrunda öldürülen şehittir; kanı uğrunda öldürülen şehittir; dini uğrunda öldürülen şehittir; ailesi uğrunda öldürülen şehittir."[87] Buyurmuştur.

Kıymetli Müslümanlar!

Şimdi de Fıkıh açısından Şehidliği ve çeşitlerini anlatmaya çalışalım.

 

İslam Fıkhı açısından Şehîdler Üç Kısma ayrılır:

1-                 HAKÎKİ ŞEHÎD:

 

İslâm'ın yücelmesi (îlâ-i kelimetüllah) için hem dünya hem de âhiret itibariyle şehid sayılan kimselere, “şehîd-i kâmil” denir. Bunlar muharebede öldürülenler, yahut âsiler, eşkıyalar, anarşistler veya evinde hırsızlar tarafından gadren[88] ve zulmen öldürülen kimselerdir.

 

Bir müslümanın şehîd-i kâmil sayılabilmesi için 6 şart lâzımdır:

1 - Müslüman olmak. (Cennete gireceği için Sadece Müslümanlara şehid denilir.)[89]

2 - Akıllı olmak.

3 - Bâliğ olmak.

4 - Cünüp olmamak, hayız ve nifas hâlinde bulunmamak.

5 - Vurulmanın akabinde hemen ölmüş olmak.Vurulduktan sonra, ölmeden önce, yeyip içer, tedavi görürse, vurulduğu yerden başka tarafa taşınırsa veya üzerinden bir namaz vakti geçecek kadar yaşarsa, kâmil şehidlik kısmından çıkar. Uhrevî şehîd olur.

6 - Öldürülmüş olmasından dolayı, öldüren kimseye kısas icab etmek. Yani, kasden öldürülmüş olmak. Hatâen öldürülme durumlarında, katile kısas vâcib olmadığı için, maktûl şehîd-i kâmil kısmına girmez.

 

Şehîd-i kâmiller, yıkanmadan kanlı elbiseleri ile gömülürler.Hz. Ömer ile Hz. Ali'de bu şartlardan biri bulunmadığı için yıkandılar; Hz. Osman ise, yıkanmadan gömüldü.Uhud, Bedir ve Çanakkale şehîdleri gibi.

 

2-                 HÜKMÎ ŞEHÎD.

 

Hakîkî şehîdin şartlarından birini taşımaması sebebiyle yıkanıp kefenlenen ve âhiret itibariyle şehit olanlardır. Dünya itibariyle şehid sayılmayan, yani, yıkanıp kefenlenmiş olarak gömülen, fakat âhirette şehid muamelesi gören kimselere “Şehîd-İ Uhrevî”denir.Şehîd-İ Kâmil”olmanın şartlarından birini kaybeden kimseler, bu kısma girerler. Bundan başka şu kimseler de âhiret şehîdi sayılır:

1- Suda boğulan, ateşte yanan ve enkaz altında kalarak ölenler,

2-Veba gibi bulaşıcı hastalıktan yahutSıtma gibi ateşli hastalıktan ölenler,

3-Ciğer hastalıklarından, Baş ağrısından ve Karın ağrısındanölenler,

4-Doğum sırasında veya lohusa iken ölen kadınlar,

5-Akrep, yılan sokması gibi sebeblerle vefat edenler,

6-Ailesinin nafakasını helâlinden kazanmak için çalışırken kazada ölenler.

7-Gurbet ilde vefat edenler.

8-İlim yolunda ölenler.

9-Cuma gecesi ölenler.

 

Sevgili Peygamberimiz sav bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: "Allah yolunda öldürülmekten başka yedi (tane daha) şehidlik vardır. Taundan ölen şehiddir. Boğularak ölen şehiddir. Karın ağrı­sıyla ölen şehiddir. Yanarak ölen şehiddir. Göçük altında kalarak ölen şehiddir. Doğum üzerine ölen şehiddir."[90]

 

Rasûlullah sav’a bir adam gelerek: “Yâ Rasûlallah! Bir kişi gelip malımı almak isterse ne yapayım?” diye sordu.

Rasûl-i Ekrem: “Ona malını verme!” buyurdu.

Adam: “Benimle savaşmaya kalkarsa ne dersin?” diye sordu.

Efendimiz sav: “Sen de onunla savaş!” cevabını verdi.

Adam: “Adam beni öldürürse?” dedi.

Peygamberimiz sav: “Sen şehid olursun” buyurdu.

Adam: “Peki ben adamı öldürürsem?” deyince,

Efendimiz sav: “O cehennemdedir” buyurdu.[91]

 

3-                 DÜNYA ŞEHÎDİ;

 

Müslümanların yanında savaşırken ölen münafıklardır. Bunlar da yıkanıp kefenlenmeden kanlı elbiseleri ile defnedilir. Ancak îmânları bulunmadığı için ahrette şehîdlik sevabı alamazlar. Şehîdlik, Müslümanlara özgü bir niteliktir. Müslüman olmayanlar şehîd olamazlar.[92]

 

 

ŞEHİDLERİN CENAZE NAMAZLARI:

           

Hanefi Mezhebi hariç, şehidin cenaze namazı kılınmaz.[93]

 

Pek Muhterem Kardeşlerim!

 

GAZİ:

 “Gazi” Dini, vatanı, mukaddes değerleri uğruna savaşan mücahit” anlamına gelmektedir. Ülkemizde ise savaşta başarı kazanan kumandanlara, hatta hükümdarlara şeref unvanı olarak kullanılmıştır.

 Hz. Peygamber'in pek çok hadislerinde “gazi” ve çoğulu “guzât” kelimeleri, Allâh yolunda savaşanlar anlamında kullanılmaktadır.[94]

 Ecdadımız hiçbir zaman esareti kabul etmemiş. Allah rızası için çıktığı savaş meydanlarında ölümü “şehitlik”, sağ kalmayı ise “gazilik” saymıştır. Nitekim  Kur’an-ı Kerim’de bu hususta şöyle buyrulmaktadır.

قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَا إِلاَّ إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ

"De ki: Bize iki iyilikten, (gazilik ve şehitlikten) başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz?"[95] Sevgili Peygamberimiz bir hadislerinde gazilik unvanını almış insanlara şu müjdeyi vermektedir. 

ما مِنْ مَكلوم يُكْلَمُ في سبيل اللَّه إلاَّ جاءَ يَوْمَ القِيامةِ ، وكَلْمُهُ يَدْمِي : اللوْنُ لونُ دمٍ والريحُ رِيحُ مِسْكٍ

"Allah yolunda yaralanan bir kimse, kıyamet gününde yarasından kan akarak Allah'ın huzuruna gelir. Rengi, kan rengi, kokusu ise misk kokusudur."[96]

 Rabbim bütün Şehid ve Gazilerimize rahmeti ile muamele eylesin. Amin!

Hz. Peygamber Efendimiz gece uykusunu terk ederek nöbet bekleyenleri şu şekilde müjdelemektedir.

عيْنَانِ لا تَمسُّهُمَا النَّارُ : عيْنٌ بكَت مِنْ خَشْيةِ اللَّهِ ، وعيْنٌ باتَت تحْرُسُ في سبِيلِ اللَّهِ

"İki göze cehennem ateşi dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyerek geceleyen göz."[97] Bir başka hadiste şöyle buyrulmaktadır. "Allah yolunda hudutta bir gün nöbet tutmak, başka yerlerde bin gün nöbet tutmaktan daha hayırlıdır."[98]

 Yeri gelmişken Akif’in şu mısralarını söylemeden geçemeyeceğim;

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hâyasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

 Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

 

Aziz Müminler!

ALLAH YOLUNUN ÖNDER VE ÖRNEKLERİ

 Vaazımıza, Çanakkale’ye ruh ve istikamet veren, tarihimizden birkaç örnekle devam edelim.

 v Abdullah Bin Revaha Mute Savaşında[99](Hicri 

              Hicret’in 8. Senesinde Efendimiz sav çevredeki Devlet Yöneticilerini İslama tebliğ için Elçiler göndermişti. Hâris bin Umeyr’i de bir mektupla Rum kay­serine göndermiş, Şam valilerinden Şurahbil bin Amr tara­fından şehit edilmişti. Umeyr’in şehit edilmesi, Peygamberimizin çok ağırına gitmiş, hemen 3000 kişilik bir ordu hazırlamış, Zeyd bin Hârise’yi de kumandan tayin etmişti. Zeyd şehit olursa, Câfer bin Ebî Tâlib kumandayı ele alacak, o da şehit olursa orduyu Abdullah bin Revâha kumanda edecekti.

Mücahitler, Şurahbil’in ka­labalık ve silahlarla donatılmış bir ordu hazırladığını haber alınca, durumu görüşmek üzere iki gece oturdular. Zeyd bin Hârise ra, mücahitlerin görüşleri­ni sordu. Mücahitlerden bazısı Rumlarla karşılaşmaktan vazgeçip memleket­lerine akın yapmayı, bazısı da durumu Resû­lul­lah’a bildirerek yardım talebinde bulunmayı tavsiye ettiler.

                Abdullah b. Revaha Mutede Mücahidleri Coşturuyor:

 Savaşmaktan çekinen İslam Ordusuna, Abdullah bin Revaha çok veciz bir konuşma yaptı:

“Ey kavmim! Vallahi sizin şimdi istememiş olduğunuz şey, arzulayıp elde etmek için sefere çıktığınız şehitliktir. Biz insanlarla ne sayıca, ne silahça, ne de at ve süvarice çokluk olduğumuz için değil, Allah’ın bizi şereflendirmiş olduğu şu din kuvvetiyle savaşıyoruz. Gidiniz, savaşınız! Bunda muhakkak ki iki iyi­likten biri, ya zafer ya da şehit­lik vardır. Vallahi Bedir Savaşı’nda yanımızda iki at, Uhud Savaşı gününde de bir tek at bulunuyordu. Eğer bu seferimizde düş­mana galip gelmek kaderde varsa, zaten Allah’ın ve Peygamberimizin bize vaa­di de böyledir. Allah vaadinden vazgeçmez. Eğer kaderde şehitlik varsa, böyle­ce cennetlerde kardeşlerimize kavuşmuş oluruz.”

 Abdullah bin Revâha’nın bu konuşması, mücahitleri cesaretlendirdi:

“Revâha’nın oğlu doğru söylüyor.” dediler ve yollarına devam ettiler.

              Abdullah Bin Ravaha’nın Hem Nefsi İle Hemde Kafir’lerle Olan Cihadı

 Abdullah bin Revâha kendi kendine:

“Ben herhâlde geriye, ailemin yanına dönmeyeceğim. Umarım ki şehit olacağım!” diyordu.

           Nihayet iki ordu Mute’de karşılaştı ve birbirleriyle kıyasıya çarpışmaya baş­ladılar. Zeyd şehit oldu, sancağı hemen Câfer aldı. Câfer şehit oldu, sancağı Abdullah bin Revâha aldı. Abdullah bin Revâha sancağı eline alınca, atının üze­rinde düşmana doğru ilerledi. Bunu yaparken, nefsini kendisine boyun eğdir­meye ve bazı tereddütlerini gidermeye çalışıyordu:   

 “Ey nefsim! Ben, seni kendime boyun eğdireceğim, diye yemin ettim. Sen bu­na ya kendiliğinden razı olursun ya da bunu sana zorla kabul ettiririm! Görüyo­rum ki, sen cennetten pek hoşlanmıyorsun. Yıllar uzayıp gittiği hâlde sen hâlâ tatmin olmamışsın.

Ey nefsim! Sen şimdi öldürülmesen, ölmeyecek misin? İşte ölüm sana geldi çattı. Arzu etmediğin şey sana verilecektir. Eğer o iki kişinin yaptıklarını yapar, şehitliği tercih edersen, doğru bir iş yapmış olursun; eğer ge­cikirsen bedbaht olursun…”

 Abdullah bin Revâha böyle diyerek çarpışıyordu. Bu sırada parmağı yaralan­dı. Yaralanan parmağı, kılıç sallamasına engel oluyordu. Atından yere indi, ya­ralı parmağını ayağının altına aldı ve:

               “Sen sadece kanayan bir parmak değil mi­sin? Bu kazaya da Allah yanında uğramış bulunuyorsun.” diyerek çekip kopardı. Nefsinin tereddüdünü hâlâ giderememişti. Son olarak şunları söyledi:

 

“Ey nefis! Şehit olmaktan seni çekindiren, sakındıran, hangi şeylerdir?

-Eğer çekingenliğin hanımından mahrum kalmaktan ileri geliyorsa, o üç talakla bo­şanmıştır.

-Kölelerinden mahrum kalmaktan ileri geliyorsa, onlar azat edilmiş­tir.

-Yok eğer bakımsız, verimsiz hâle gelmiş bahçenden bostanından ileri geliyorsa, o, Allah ve Resûlüne bırakılmıştır.”

               Bütün gücüyle savaşmaya başlayan Abdullah bin Revâha, mızrakla yaralan­dı, yere yıkıldı. Çok geçmeden, kaldırıldığı yerde can verdi.

 Allah Şefaatlerine nail eylesin. Amin!

 

Târık Bin Ziyâd:

 711 yılının Mayıs ayında yedi bin kişilik ordusu ile İspanya’yı fethetmek üzere bugün kendi ismi ile anılan Cebel-i Tarık boğazını geçti. Askerlerinin geriye dönüş ümidini kırmak için bütün gemilerini yaktırdı. Sonra ordusuna hitaben tarihi bir konuşma yaptı.

“İşte, önümüzde düşman, arkamızda deniz, zaferden başka kurtuluş yolu yoktur.” dedi.

 

Selâhaddin Eyyûbî:

 

İki bin kişilik Ordusuyla, Haçlı orduları ve Müttefiki Münafık Fatımi ordularına pusuya düşürmek için, hiç kimsenin geçmeye cesâret edemediği Tih Sahrası'ndan geçerek, gizlice arkadan yaklaşan Selâhaddin Eyyûbî, otuz bin kişilik düşman ordusunu görünce ümitsizliğe düşen askerlerine hitâben, onları teskin edecek şu mânidar konuşmayı yapıyordu:

“Askerlerim!..

Bilin ki ölüm, Allâh'ın huzûruna varmaktır. Dinini ve imânını müdâfaa yolunda şehâdete erenlerin, doğrudan doğruya cennetlik olduğundan hepiniz haberdardır. Şâyet rahatımızı düşünüyor olsaydık bize yakışan burada değil, karılarımızın ve çocuklarımızın yanında olurduk!

Düşmanın az ya da çok olması bizi yolumuzdan aslâ alıkoyamaz! Şimdi siz, kaçmak zilletine düçâr olmayı mı, yoksa şehîd olmayı mı arzu edersiniz? Allah'ın yardımı şüphesiz ki bizimledir; O dinine hizmet edene mutlakâ zafer verir!..”[100]

Selahaddin Eyyübi’nin Cenazesi:

Bu büyük Sultan vefat ettiğinde, Başveziri Şam sokaklarında dellâl gezdirerek şöyle bağırtmıştı:

“Ey ahali! Bilmiş olunuz ki, Mısır’ın, Sudan’ın, Libya’nın, Filistin’in, Şam’ın, Halep’in, Musul’un, Hicaz’ın ve daha nice ülkelerin hükümdarı olan Sultan Selâhaddîn Eyyubî vefat etmiş ve Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Şahsî parası cenaze masraflarına yetişmediği için bunlar yakınları ve dostları tarafından karşılanmıştır.”

Abdülkerim Satuk Buğra Han:

 

İlk müslüman Türk hükümdârı olan ve müslüman olduktan sonra “Abdülkerim” adını alan Satuk Buğra Han, Kaşgar yakınlarında inşâ edilen yeni bir kilisenin önünde beklerken, Nasr bin Ahmed ona kiliseyi göstererek; “Burası şimdi puthane olarak yapılıyor amma, yakında sen onu mescide çevirirsin!” demişti. Nasr'ın bu sözünden çok etkilenen Satuk Buğra Han, bir müddet düşündükten sonra Allah-u Teâlâ'ya yönelerek, şöyle dua yapmıştı:

“Ey benim ulu Allah'ım!..

Eğer sen bana kâfirlere ve sana imân etmeyenlere karşı yardım eder de, beni din-i İslâm'ın yayılmasına ve Senin İsm-i şerîf'inin yücelmesine vesîle kılarsan; şüphesiz ki ben bu puthaneyi mescid yapacağım! Orada ancak senin kulların, sana kulluk için toplanacaklar. Sana ibâdet edebilmek için orada bir mihrap, seni zikretmek için orada bir minber kuracağım; sonra, sırf senin rızâsını kazanmak için, orada ezanı ben okuyacak, namazı da ben kıldıracağım!”[101]

 

Sultan Alparslan:

 Selçuklu Sultânı Alparslan, Malazgirt Meydan Muhârebesi öncesi Anadolu’yu İslâm yurdu hâline getirmek ve fethe hazırlamak gâyesiyle hıristiyanların elinde bulunan Kars ve Ani kalelerini kuşatmış ve savaş öncesi askerlerine şu tarihi konuşmayı yapmıştır:

Kars ve Ani kalelerini Kuşatma Öncesindeki Hitabeti:

Yiğitlerim!.. Bahâdırlarım!.. Sizin gibi kahraman erlerin hükümdârı olduğum için övünç duyar ve Allah-u Teâlâ’ya hamd ederim! Tahta ilk çıktığımda, yurdun ufkunu saran ihtilâl bulutlarını kılınçlarınızın parlak kıvılcımları ile def’ edib, vatanın bütünlüğünü sağlamış idiniz. Bugün de âlem-i İslâm, karşımızdaki düşmana Allah-u Teâlâ’nın dinini tebliğ etmemizi ve bu yolda, cihad-ı fî sebîli’llah uğrunda çarpışmamızı bekliyor! O hâlde hem bi-hakkın vatanı muhâfaza ve hem de i’lâ-yı Kelimetullâh gibi iki kudsî vazîfeyi îfâ etme şerefi şimdi bize düştü!..

Düşmanımız kalabalık, kal’aları muhkem ise de; onların, siz gibi gazâ meydanlarında pişmiş, şehîd olma aşkı ile yanan mücâhidlerin ilk hücûmuna dahî dayanamayacağını bilirim. Zira onlar vatanlarını değil, hayatlarını kurtarma derdinde olan birtakım korkaklardan başka bir şey değildirler! Sizler ise hayâtın gelip geçen bir gölge olduğunu, asıl şerefin Allah yolunda cihad ederek can vermek olduğunu hakkıyla bilen yiğitlerisiniz!

İşte bu sultânınız, Allah-u Teâlâ’nın şerefli ismiyle adımını gazâ meydanına atıyor. Ben şu kılıncı tutan elim tâkatten kesilinceye kadar çarpışacağım! Dinini, vatanını, sultânını seven ardımca gelsin!..”[102]

 Malazgirt Meydan Savaşı:

 Zamânın İslâm halîfesi Kâim bi-Emri’llâh, 26 Ağustos 1071 Cumâ günü iki yüz bin kişilik hristiyan Bizans ordusuyla karşı karşıya gelecek olan Sultan Alparslan adına bir duâ metni hazırlamış ve bu duâ metnini[103] Malazgirt Meydan Muhârebesi’nden önce, mescidlerde okutmak üzere yeryüzündeki bütün müslüman devletlere yollamıştı.

Cuma namazından sonra Sultan Alparslan, ordusuna şöyle hitap etti:

  -Kumandanlarım, askerlerim! Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olursa olsunlar, daha fazla bekleyemeyiz. Bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettiği şu saatlerde kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım, ya şehit olur cennete girerim.

 Büyük bir inançla söylenen bu heyecanlı sözlere askerler hep bir ağızdan:

  -Ey Yüce Sultan! Her zaman senin emrinde ve seninle olacağız, nereye gidersen oraya gideceğiz, diye haykırdılar.

Sultanın üzerinde beyaz bir elbise vardı. Düşmana hücum etmeden önce son söz olarak askerlerine şunları söyledi:“İşte şehitlik kefenim, savaş meydanında ölürsem beni bu elbise ile gömersiniz.”

 

Sultan Sancar’ın Bizans İmparatoruna Mektubu:

 

Müslüman Esirlerin Serbest Bırakılması:

 

Alparslan'ın şehâdetinden sonra tahta geçen Sultan Melikşâh, küffarla yapılan mücâdeleyi kararlılıkla devâm ettirmiş ve bu yolda canını seve seve fedâ etmekten çekinmemiş; oğlu Sultan Sancar da şehîd babası Melikşah'ın mîrâsını üstlenerek, “İ'lâ-yı Kelimetullah” uğrunda ölünceye kadar gazâya devam etmişti.

 Nitekim Meyyâfârikîn[104] şehrindeki elli bin müslümanı esir eden Bizans imparatoru'na esirleri serbest bırakması için gönderdiği mektupta, Sultan Sancar imparatorun şahsında bütün kâfirlere şöyle hitap etmekteydi:

“Duydum ki müslümanların illerini istilâ edip, zulm ile onlardan kimini esir etmişsin, kimini de kılıçtan geçirip mallarını yağma etmişsin. Şeytanın ektiği mağrûriyet tohumu sana bu işin sonunu hiç düşündürmemiş!

 Bizim Peygamber'imiz Allah-u Teâlâ'nın emriyle hakkı ortaya koydu; bütün âlem karanlığa gömülmüşken O'nun inâyetiyle çok geçmeden, bu dinin izleri cihanşümûl olup doğuyu ve batıyı tuttu. Hulefâ-i râşidin zamânında diyar-ı Rûm'a ve Abhaz'a kadar varıp, ehl-i İslâm'ın eli oraları dahî buldu. Onlara karşı koyanların hepsi kahr-u perîşân oldular; kaç kerre ordu kurup kasd ettilerse de mukâvemete muvaffak olamadılar!

 Zira Âyet-i kerime'de şöyle buyuruldu:

يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

“Onlar Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır!” (Saff, 61/ 

 Her asırda bunun misli hâdiseler zuhûr etmiş, babam Sultan Melikşah dahî kendinden öncekiler gibi onu tatbik etmiştir. İslâm'a kasteden ermeni ve rumların kılıncımızdaki kanı hâlâ kurumamıştır! Elhamdülillâh ki, bugün kudret ve askerimiz mâzîye nisbetle daha çoktur, doğudan batıya kadar her yer hükmümüze râm olmuştur!

 Şimdi ise, esirlerin yardım mektubunu okuyunca derhâl yüzümüzü rum'a çevirdik ve şöyle karar verdik: İslâm'ın ve Hakk Teâlâ'nın hakkı için, rum kayseri şâyet esirleri bir bir teslim etmezse, İslâm memleketlerinden her ne almışsa geriye iâde etmez ve kusûrunu bildirmezse, erlerimiz tâ ki rum sınırına dek; Türkistan, Hindistan, Arabistan, Şam ve diğer illerdeki hıristiyanları kılınçtan geçireler, bütün kilise ve mâbedlerini yerle bir edeler!

 Ve buyurdum ki; doğudan batıya kadar, denizde ve karada, büyük Sind, Hind, Türk ve Acem orduları dahî Rum tarafına gideler; denizleri ve dağları satvetleriyle[105] titreteler! Sonra da Kostantîniyye'yi bizim mülkümüz kılalar, rum askerinden hayatta tek bir ferd dahî komayalar! Millet-i İslâm'ın alâmeti olan mescid ve minberleri, Allah'ın inâyetiyle rumların içlerine kazıyalar!

 Hakk Teâlâ'nın izzet ve celâli, Muhammed Aleyhisselâm'ın hürmeti ve babam şehîd Sultan Melikşah hakkı için yemîn ederim ki; buyurduğum hâl üzere esirlerin hepsi illerine ve memleketlerine gerisingeri iâde edilmezse, tek bir çocuk dahî istisnâ edilirse; bu yazdıklarımın hepsini mutlakâ yapar, bunu âlemlere bir ibret kılar, Meyyâfârikîn'den Kostantîniyye'ye varıncaya kadar her yanı birbirine katarım!”[106]

Sultan Sancar'ın mektubunu alan Bizans imparatoru, elindeki müslüman esirleri derhâl serbest bırakmış ve Selçuklu Sultânı'na kendisini affetirmek için türlü türlü hediyeler göndermiştir.

Osman Gâzî (1299-1326):

 1281 yılında babasının vefatı üzerine tahta çıkan Osman Gazi, kırküç yıl devleti idare etmiştir.

Şeyh Edebaliyi ziyarete geldiği ilk gece  odasının duvarında asılı bulunan Kur’an-ı Kerim’e hürmet ve edebinden uzanıp yatamamış, sabaha kadar uyuyamamıştı.

 Yaşadığı müddetçe Allahın rızasını ön planda tutan, Osmanlı Devleti'nin kurucusu ve ilk hükümdarı olan Osman Gâzi, ölüm döşeğinde, oğlu Orhan Gâzî'ye şu nasihatları yapmıştır:

 “Allah'ın buyruğundan gayrı iş işlemeyesin. Bilmediğini şeriat ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri hoş tutasın. Askerine in'am ve ihsanı eksik etmeyesin ki, insan ancak gördüğü ihsânın kuludur. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir. Cihadı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemâya riâyet eyle ki, şeriat işleri nizam bulsun. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl[107] ve hilm göster. Askerine ve malına gurur getirip şeriat ehlinden uzaklaşma!

Bizim maksadımız kuru bir kavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Yolumuz Allah yoludur, maksadımız Allah'ın dinini yaymaktır.”[108]

Osman Gâzî'nin beraberindeki gâzîler için Osmanlı tarihçisi Ahmedî tarafından yazılmış bir şiir:


“Oldu Osman bir ulu Gâzî ki, ol
Nereye vardı ise buldu yol
Her yana verirdi bir bölük eri,
Ki, il vuralar; katledeler kâfiri!..

Durmadı her yana asker saldı ol
Az zamânda çok vilâyet aldı ol,
Kâfiri yıkıp, yakıp ol nâmdâr[109]
Bursa ve İznik'i eyledi hisâr.”[110]

 

v                   Orhan Gâzi (1326-1362):

 Osmanlı Devleti’ni beylikten hanlığa çıkaran, ikinci hükümdârı olan Orhan Gâzî de, vefâtına yakın, yerine geçecek olan oğlu Murad Hüdâvendigâr’a şöyle vasiyette bulunmuştur:

Ey Oğul!.. Saltanatının ihtişâmına mağrur olma... Unutma ki dünya, Süleyman Aleyhisselâm’a dahî kalmamıştır; onun bile tahtı âkıbet-vîrân olmuştur. Dünya saltanatı zaten hep fânîdîr. Şunu da unutmayasın ki; dünya saltanatı geçicidir, lâkin büyük bir fırsattır. Allah yolunda hizmet ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in şefâatine mazhariyyet için, bu fırsatı iyi değerlendiresin! Dünyaya âhiret ölçüsüyle baktığında, ebedî saâdeti fedâ etmeye değmediğini göreceksin!..

Ey Oğul!.. Rumeli hıristiyanları rahat durmayacaktır! Öyleyse sen o cânibe doğru yürü!.. Kostantîniyye’yi ya fethet, yâhud fethe hazırla! Anadolu’da gâile çıkmaz ise, Rumeli işini çok rahat halledersin...

Cennet-mekân babam gâzî Osman Han, Söğüt ve Domaniç’ten ibaret bulunan bir avuç toprağı, iş bu siyâset ile az zamanda kudretli bir beylik kıldı; biz ise bi-izni’llâh, beyliği hanlığa ikmâl eyledik. Sen daha da öteye götürmelisin!..

Osmanlı’ya iki kıt’a üzerinde hükmetmek yetmez!.. Zira i’lâ-yı Kelimetullâh dâvâsı, iki kıt’aya sığmayacak kadar ulu bir dâvâdır! Selçuklu’nun vârisi biz olduğumuz gibi, Roma’nın vârisi de biziz!..

Oğul!.. Kur’ân-ı Kerîm’in hükmünden ayrılma! Adâletle hükmet!.. Gâzîleri gözet... Dine hizmet edenlere hizmet etmeyi kendin için şeref bil!.. Zâlimleri cezalandırmakta sakın ola tereddüt göstermeyesin! Adâletin en kötüsü geç tecellî edenidir. Sonunda hüküm isâbetli dahî olsa, geciken adâlet de bir bakıma zulümdür!

Oğul!.. Biz yolun sonuna geldik, sen daha başındasın! Cenâb-ı Mevlâ saltanatını mübârek kılsın!..”[111]

v                     Sultan Murad Hüdavendigâr (1362-1389):

 

Orhan Gâzi'den sonra tahta geçen Sultan Murad Han, 37 muharebeye bizzat katılmış, 27 yıl devleti yönetmiştir.Sırp kumandan Lazar Hrebelyanoviç’in yönettiği Haçlı Ordusuna karşı yapılan Kosova Savaşı (1388) öncesi gece karanlığında, gözyaşları içinde secdeye kapanıp, Allah-u Teâlâ'ya cân-u gönülden şöyle yalvarmıştı:

 “İlâhî! Seyyid'im! Sahib'im!

 Bunca kerre huzûrunda duâmı kabûl edip beni mahrum etmedin, yine benim duâmı kabûl eyle! Bir yağmur verip, bu karanlığı ve tozu def' edip âlemi aydınlık kıl, tâ ki kâfir askerini gözümüz ile görüp, yüz yüze cenk edelim.

Yâ ilâhî! Mülk ve kul senindir, sen kime istersen verirsin. Ben dahî bir nâçiz, âciz bir kulunum. Benim fikrimi ve esrârımı sen bilirsin. Mülk ve mâl benim maksûdum değildir. Bu araya “kul-karavâş”[112]için gelmedim, hemen hâlis ve muhlis senin rızânı isterim.

Yâ Rabb! beni bu müslümanlara kurbân eyle, tek bu müminleri küffar elinde mağlûp edip helâk eyleme!

Yâ İlâhî! Bunca nüfûsun katline beni sebeb eyleme! Bunları mansûr ve muzaffer eyle! Bunlar için ben cânımı kurbân ederim, tek Sen kabûl eyle! Asker-i İslâm için rûhumu teslîme râzıyım. Tek bu müminlerin ölümünü bana gösterme!

 İlâhî! beni civârında misâfir edip, müminler rûhuna benim rûhumu fedâ kıl! Evvelce beni gâzî kılmışdın, şimdi şehâdet nasîb kıl!”[113]

 Canı Gönülden yapılan bu dualar karşılıksız kalmamış, Allah’ın İzniyle küffar orduları darmadağan olumuş, İslam Ordusu haçlılar karşısında büyük bir zafer kazanmıştır. Savaş bitmiş ve Padişah savaş meydanında gezerken, yaralı bir Sırplı asker tarafından şehid edilmiştir. Böylece O’nun duası da kabul olmuştur.

 

v                  Yıldırım Bayezid (1389-1402):

 

Birinci Kosova Savaşı öncesi Sultan Murad Hüdavendigâr, kâfirlerin çokluğu karşısında oğlu şehzâde Yıldırım Bayezid'e;

 “Ey ciğer köşem, bu kâfirle uğraşmak hakkında sen ne tedbîr edersin? Zira ben bu kâfirin askerini bu kadar tasavvur etmezken, sayısının bizim askerimizle kıyâsı dahî yokdur. Biz kendi askerimizin önüne deve tutalım mı, yoksa şöyle yüz yüze gazâya duruşalım mı?” diye fikrini sorunca; Şehzâde Bayezid hünkâr babasına, tarihe altın harflerle geçen şu cevabı vermişti:

 “Hünkâr'ın fikrine bizim tedbîrimiz ermez! Amma bîçâreye şöyle gelir ki; nice yıldır kâfirle cenk ederiz, hiç önümüze deve tutmadık, şimdi dahî tutmayız! Kâfirin askeri ne denli çok ise, Hakk'ın inâyeti de İslâm'ladır. Eğer Hakk Te'âlâ'dan inâyet olursa, yalnız ben kulun bu kâfirin işini tamâm ederim! Zira devlet ve akıl ki bir kişiye yâr ola, zâhir olan budur ki Hakk'ın inâyeti onunladır. Şimdiye dek her cenkte mansûr ve muzaffer olduk. Şimdiden sonra dahî gam yeme! Yine nusret, Hakk'ın yardımıyla senindir. Hele ki ben hiç “teşvîş”[114] çekmem, eğer öldürürsek sa'îd ölürsek şehîd oluruz!”[115]

 

Çünkü o, şu Âyet-i Kerimelere gönülden inanmıştı:

وَلَمَّا رَأَى الْمُؤْمِنُونَ الْأَحْزَابَ قَالُوا هَذَا مَا وَعَدَنَا اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْلِيمًا*مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا

“Müminler ise, düşman birliklerini gördüklerinde: İşte Allah ve Resûlü'nün bize vâdettiği! Allah ve Resûlü doğru söylemiştir, dediler. Bu (orduların gelişi), onların ancak imanlarını ve Allah'a bağlılıklarını arttırdı.”*“Müminler içinde öyle erler vardır ki, onlar Allah'a vermiş oldukları ahde sadâkat gösterirler. Onlardan kimi bu uğurda canını fedâ etti, kimi de bu şerefi beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir.”[116]

 Aziz Müminler!

 Aşağıda anlatacağımız olay da Yıldırım Bayezid Han’ınDostuna ve düşmanına Allahın cc beyan ettiği şekilde davrandığının isbatıdır.

 Allahü Taala buyurdu ki:

مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاء عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاء بَيْنَهُمْ …

“Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler…” 

 Başta Vatikan ve Bizans olmak üzere, papa ve tüm haçlı devletleri birleşerek, Türkler'i Anadolu'dan kovma ve eski vatanlarına yeniden kavuşma hayâliyle Niğbolu'da Yıldırım Bayezid'in karşısına çıkmışlar; ancak savaş başladıktan henüz birkaç saat sonra büyük bir yenilgiye uğramışlardı. Savaşın ardından birçok hıristiyan şövalyesi ve asilzâdesi esir alınmıştı ki; bunların arasında Fransızlar'ın “Korkusuz (!) Jean” adını taktıkları, çok güvendikleri meşhur şövalyeleri de vardı.

Yıldırım Bayezid, hıristiyan asilzâde ve şövalyelerinin hepsini fidye karşılığında serbest bırakıp da, Jean ve arkadaşları“Şu andan itibâren Sultan Bayezid'e karşı savaşmayacağımıza, ona karşı bir daha silâh kullanmayacağımıza dâir nâmusumuz ve şerefimiz üzerine yemin ediyoruz!” deyince Yıldırım Bayezid, beklenmedik bir şekilde sür'atle ayağa kalkarak onlara şöyle der:

“Avrupa'da 'Korkusuz' nâmıyle tanınan Jean'a ve mâiyyetine derim ki;

Bana karşı silâh kullanmayacağınıza dâir ettiğiniz yeminleri size iâde ediyorum! İsterseniz gidin, yeniden ordular toplayın ve tekrar üzerimize gelin! Bana bir kerre daha zafer kazanmak imkânını sağlamış olursunuz. Zira ben dünyâya, Allah-u Teâlâ'nın dinini cihana yaymak ve O'nun rızâsını aramaktan başka bir şey için gelmedim!..”[117]

 v                           Fâtih Sultan Mehmed (1451-1481):

         Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul'u küffarın elinden almayı murâd edince Dîvân meclisinin Edirne'de toplanmasını emredip, fethe kesin olarak niyet ve azmettiğini devlet adamlarına bildirmek istemişti. Ancak Akşemseddinks, Molla Gürânîra ve Zağanos Paşa gibi zâtlar Peygamberî müjdeye ermesi için pâdişâha destek olurken,

 Bizans imparatoruyla öteden beri dost olan Çandarlı Halil Paşa küffarla işbirliği ettiği için taraftarlarıyla birlikte: “Hünkârım, sen o surların yüksekliğini bilir misin? Kostantîniyye'yi fethetmek göğü fethetmek gibidir, Anka kuşunu avlamak gibidir! Ve ondan fetih ummak, şeytandan hayır ummağa benzer!” gibi sözlerle, olanca güçleriyle pâdişâha köstek olmaya çalışıyorlardı.[118]

 Tacîzâde Câfer Çelebi'nin ifadesine göre; işbirlikçi Çandarlı ve taraftarlarının muhâlefetine rağmen, Fâtih Sultan Mehmed Han Edirne'de topladığı dîvân meclisinde, İstanbul'u fethetme yönündeki azîm ve karârından vazgeçmeyeceğini etrâfındakilere şöyle açıklamıştı:

“Allah en basit ve âdî bir şeyin hâsıl olmasını murâd etse, kâinâtın cümlesi hilâfına gayret eyleseler faydası olmaz! Yine gâyet basit bir işi de murâd buyurmuş olmasa, cümle âlem imkân vermeğe kasd eylese zafer bulamaz! Bu hususta i'timâdım ne mâl ve mülk bolluğuna, ne ordu ve cengâver fazlalığına, ne de harb ve savaş âletlerinin çokluğunadır; bilâkis, ancak Hakk'ın lûtfuna ve inâyetinedir! Aslî gâyem dahî, Islâm'ın esaslarını izhâr edip açığa çıkarmaktan gayrısı değildir!

 Eğer o kalenin benim elimde feth olması takdîr olmuş ola; burç ve hisârları taş ve toprakdan değil de, sâfî demirden dahî olsa, hışm ve kahrımın ateşiyle onu mum gibi eritip yumşâğ eylerim!

 Ve eğer Hakk'ın murâdı şu türlü dahî olursa ki: “Kişi her istediğine erişemez, rüzgârlar her zaman gemilerin yönünce esmez!”belki Cenâb-ı Bârî'nin beni niyyetimle sevablandırması âşikârdır. Amma hâşâ, Ol Kerîm Pâdişâh'ın nihayetsiz lûtfu ki, bir âcîz bendesi niyyet-i hâlisa ile bir hayrı murâd edip de Cenâb'ına teveccüh eyleye, O onu mahrûm ve ümidsiz eylemez!”[119]

 

Tâcizâde Ca'fer Çelebi'nin “Mahrûse'-i İstanbul Fethnâmesi”nde naklettiği üzere; Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul'u fethedeceği gün seher vaktinde Allah-u Teâlâ'ya yalvararak, asıl gâyesinin O'nun yolunda cihad edip, hıristiyanlığın çirkin ve sapık akîdesini kökünden kazımak olduğunu dergâh-ı Ulûhiyyet'e şöyle arzetmişti:

 Fatihin Fetih Öncesindeki Duası:

 “İlâhî! Ey Hâlık! Ey Melik! Alîmlerin Alîm'i pâdişahsın, her şeyden haberdârsın ki, çirkef hasım ve alçak düşman; “De ki: O Allah bir tekdir. Allah Samed'dir; her şey O'na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir.” Âyet'i, Vahdâniyyet'i gün gibi izhâr ederken; “Doğurmamış, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi ve benzeri değildir.” kelimesi, Zât-ı mukaddes'ine denk ve benzer olmadığın ulu bir sadâ ile bildirir ve haber verir iken; hepsini külliyyen inkâr eyleyip, kadın ve erkek ve hısım nisbetin edip, 'üçün üçüncüsü' isnâd eyleyen zâlimlerdir. İsâ zamânı tamâm olalıdan beri, Cibrîl'in nüzûlüne ve vârid ve tenzîl kılınan vahye ikrâr etmeyip; 'Mesih de, mukarreb melekler de Allah'a kul olmaktan aslâ çekinmezler'[120] buyruğunu tasdîk etmeyen dinsizlerdendir. Pâk olmayan asılları: “Benden sonra gelecek, ismi Ahmed olan bir Peygamber'i size müjdelerim!'[121] Âyet'ini İncîl yapraklarından giderip, kendileri dahî; 'Biz evvelki atalarımızdan bunu işitmedik!'[122] fikrini bahane edinip; 'Siz de, atalarınız da apaçık dalâlettesiniz!'[123]hitâbıyla muhâtap olan sefîllerdendir. Ben âcizin dahî maksadı: 'Allah'a imân etmeyenlerle savaşın!'[124]emrine imtisâl etmekle; 'Allah yolunda nasıl cihad etmek lâzım geliyorsa; öylece, hakkıyla cihad edin!'[125]zümresinden sayılıp, elimden geldikçe sana lâyık amelde bulunmaya gayret etmekdir. İrâde senin, kudret senin, inâyet senin, kuvvet senin! 'Bizim uğrumuzda, bizim için mücâdele edenlere elbette yollarımızı gösteririz!'[126]ilâhî müjdesi mucibince benden taleb ve ricâ, Sen'den tevfîk ve rızâ!..”[127]

 Fâtih Sultan Mehmed Han bu niyâzını:

وَلَمَّا بَرَزُواْ لِجَالُوتَ وَجُنُودِهِ قَالُواْ رَبَّنَا أَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabb'imiz! Üzerimize sabır yağdır! Ayaklarımıza sebat (bize direnme gücü) ver! O kâfirler gürûhuna karşı bize yardım et!”[128] Âyet-i kerime'si ile tamamlamıştı.

 Fâtih'in Gayesi

 Hükümdarlığının yanısıra aynı zamanda usta bir şâir de olan Fatih Sultan mehmet, “Avnî” mahlâsıyla şiirinde kendi amacını şöyle dile getirmiştir:

             İmtisâl-i câhidû fi’llâh olupdur niyyetüm,
            Din-i İslâm’ın mücerred gayretidür gayretüm.


Fazl-ı Hakk-u himmet-i cünd-i ricâlullâh ile,

Ehl-i küfrü ser-tâ-ser kahreylemekdür niyyetüm.

Enbiyâ-vü evliyâya istinâdum var benüm,
Lûtf-i Hakk’dandur hemân ümmîd-i feth-u nusretim.


 Nefs-ü mâl ile n’ola kılsam cihanda ictihâd?

Hamd-ü li’llâh var gazâya sad-hezârân-ı rağbetüm.

            Ey Mehemmed! Mu’cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile,
            Umaram gâlib ola a’dâ-yı dine devletüm.

 

Yavuz Sultan Selim (1512-1520):

 1512 yılında tahta geçen Yavuz Sultan selim, 29 Ağustos 1516'da Hilafeti Abbasi soyundan Osmanlı Soyuna devraldı. Yavuz Sultan Selim, Ayasofya Camii'nde yapılan bir törenle, son Abbasi halifesi Üçüncü Mütevekkil'den (kendi deyimiyle Hâdim-i Haremeyn-i Şerifeyn) Haremeyn-i Şerifeyn, yani Mekke ve Medine'nin hizmetkârı ünvanını devralarak bütün Müslümanların dini ve siyasi lideri oldu. Rivayete göre, Üçüncü Mütevekkil kürsüye çıkıp, Halifeliği Osmanlı Padişahı Sultan Selim Han'a devrettiğini açıkladı. Sırtındaki cübbeyi Yavuz'a elleriyle giydirdi. Halifelik nişanlarından sayılan kılıcı elleriyle Yavuz'un beline bağladı. Yavuz Sultan Selim, o andan itibaren Müslümanların dini ve dünyevi lideri oldu. Artık yalnız padişah olarak değil, "Halife"olarak da anılacaktı ve ondan sonra gelen tüm padişahlar aynı zamanda halife de olacaklardı.

 Cihan hükümdârı, Arap ve Acem sultânı Yavuz Sultan Selim Han, Arabistan ve Mısır taraflarındaki seferlerini tamamlayıp İslâm birliğini kurduktan sonra, küffar beldelerini de İslâm topraklarına katmaya azmetmişti.

Yavuz Sultan Selim Han dedesi Fâtih zamânında İslâm beldesi hâline getirilen Bosna'da, bâzı sinsi papazların gizliden gizliye kiliseler açıp, yolların kenarına haçlar diktiklerini ve olup biteni başka devletlere bildirdiklerini haber almış; bu gibi fetbazlıklara meydan vermemek için, ihanet ve nankörlüğe kalkışanların hakkından gelinmesini emreden şu kanunu çıkarmıştı:

Bâzı yerlerde eski kâfir zamânından beri kilise olmayan yerlerde kilise ihdâs olunmuş ve evvelki defterde dahî kilise yazılmayan yerlerde yeni kiliseler inşâ olunmuş. Onun gibi yeni ihdâs olunan kiliseler yıktırılıp ve içinde oturup, câsusluk edip küffar diyarına haber eden keferenin ve papazların muhkem haklarından geline ve siyâsetler oluna! Ve yollarda haçlar konulmuş, yıktırılıp bundan sonra etdirmeyeler ve edenlere siyâset oluna! Ve hangi kâdının kâdîlığında olup da men‘-ü def‘ etmezse azline sebeb ola!..”[129]

 Yavuz Sultan Selim Han’ın Kıyafeti ve Kılıcı:

 Yavuz Sultan Selim pek sade giyinirdi. Bunun sebebini soranlara: “Süslü ve şa’şaalı giyinmek külfetten başka bir şey değildir. Niçin boş yere bu külfete katlanalım?” derdi.

 Bir elbiseyi eskiyene kadar giyerdi. Bütün devlet erkânı da böyle davranmak mecburiyetinde kalırdı. Bir defasında Venedik elçisinin İstanbul’a gelip huzuruna çıkacağı haberi geldi. Bunun üzerine vezirler, üzerlerindeki hayli eskimiş elbiseleri değiştirme ihtiyacı hissederek sadrazam aracılığıyla durumu Yavuz’a tedirginlikle de olsa bildirdiler. Yavuz hiç kızmadı ve: “Münasiptir!..” dedi.

 Elçinin geleceği gün bütün vezirler, yeni esvaplarıyla padişahın huzuruna vardılar. Ancak gördüklerine inanamayarak dehşetli bir hayrete düştüler. Zira Yavuz’un üzerinde yine o eski elbiseleri vardı. Tahtında oturmuş, keskin kılıcını çekip tahtın basamağına koymuştu. Karşı pencereden vuran gün ışığı altında parıltısı gözleri kamaştırıyordu. Bu durum karşısında bütün vezirler, üzerlerindeki görkemli elbiselerden utanıp şaşkın bir vaziyette kaldılar.

 Görüşme bitip elçi dışarı çıktıktan sonra Yavuz, sadrazama bakarak:

 “-Paşa! Var elçiye sor, bizi nasıl bulmuşlar?” dedi.

Sadrazam, Padişah’ın emrini yerine getirip döndü ve elçinin intibâını nakletti:

“-Sultanım! Venedik elçisi: ‘O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim bile...’demektedir.”

 

Yavuz, tebessüm etti ve sadrazama şehâdet parmağı ile kılıcı göstererek:

“-İşte kılıcımızın ağzı kestikçe, kâfirin gözü ondan asla ayrılamaz ve bizi görmez!Ama Allah esirgesin, bir gün kesmez olur ve parlamazsa, o zaman küffâr, bizi hem hor görür, hem de tepeden bakar!...” dedi.

  v Kanûnî Sultan Süleyman (1520-1566):

 26 yaşında Tahta çıkan ve 46 yıl Ümmetin Halifesi olan Kanûnî Sultan Süleyman Han, Halep'teki bazı mescidlerin çevresinin yahudi evleriyle dolduğunu, dolayısıyla mescidlerin namaz kılınmaya elverişsiz bir hâle geldiğini duymuş; Halep beylerbeyine yahudi evlerini derhal müminlere istimlâk etmesini emrederek, yahudilerin taarruzuna bir daha kesinlikle meydan verilmemesini tembih buyurmuştu:

 “Haleb Beylerbeyi’ne ve Kadısı’na hüküm ki;

 Mektub gönderip Haleb’in mahallelerinde bulunan mescid–i şerîf'lerin etrafında olan yahudîler tâ'ifesi, yol üzerini mülk ve ihâtâ edip, müslümânların meskeni olacak evler kalmamak ile namaz edâ olunamayıp, yahudîlerin evlerini zikr etmeleriyle, evvelki emrim mûcibince müslümânlara alınan on yedi aded evden maadâ altı mescidin etrâfını yahudî tâifesi ihâta edip, namazın edâ olunması için lüzumlu olan otuz dört aded evin müslümanlara satılıp, defteri Südde-i sa'âdet’ime (sarayıma) göndermişler. Şimdi, zikr olunan evler müslümânlar elinde kalmış olup, yahudîler hak ve taarruz eyledikte emredip buyurdum ki, alınan evler müslümânların ellerinde kalıp, bundan sonra bir yolla yahudî tâ'ifesine aldırılmayıp ve Âsitane'-i sa'âdet'imden (İstanbul'dan) bir yolla hüküm dahi çıkarıp varırlarsa, bundan sonra işitdirmeyip, hükümleri ellerinden alıp, mühürleyip Südde-i sa'âdet’ime gönderesin; Hükm-i şerîf'imin sûretini de sicill-i mahsûsa kayd eyleyesin!”[130]

 Kanuni Fransadaki Dans Oyununu Bir Mektupla kaldırıyor:

 Fransada kadınlı Erkekli karışık dans denilen bir oyunun oynanmaya başladığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralına şu mektubu yazar:

 Ey fransa kralı fransuva! Sefirim Kebirimden aldığım mazhara göre malumatım oldu ki, memleketinde dans namında Ala Mele İnnas Fuhşiyyat ve Lubiyat yapıyormuşsun...

İş bu Name-i Humayunumun eline vusulünden itibaren bu mel'anet rezalete son vermediğin takdirde, Ordu-yu Humayunumla gelip seni kahretmeye muktedir olurum.

Ve Kanuni'nin bu mektubundan sonra Fransa'da 100 yıl dans edilmediği söylenir.

Barbaros Hayreddin Paşa’nın Kâfirleri Dost Edinen Münâfıklara Duyduğu Öfke

 Cezâyir'de bulunan Tlimsan bölgesi beyinin kardeşi kaçmış ve İspanya kralı ile gizlice anlaşmıştı. İspanya kralı, “Hükümdarlığa sen ondan daha lâyıksın!” gibi sözlerle ve çeşitli vaadlerle sırtını sıvazladı; emrine bol miktarda silâh ve büyük bir donanma vererek bölgeyi zorla işgâl etmesini sağladı.

Bu çirkin durum Barbaros'un kulağına ulaşınca, kendisini durumdan haberdâr eden elçilere hitâben şöyle dedi:

“Beyinize söyleyin, mürtedlikden vazgeçip tecdîd-i imân eylesin! Kâfire kul olmaktan tevbe'-i istiğfâr kılıp hâlis-muhlis mümin olsun! Kâfirden ayrılsın! Onlarla ittifak müslüman olana büyük isyândır, dinine ve dünyâsına zarardır. Ol müslümanlara iyi mu'âmele eylesin, biz de ona hüsn-i kabûl gösterelim. Şâyet inad ve muhâlefet ederse, Hakk'ın inâyeti ile elimden kurtulması çok zordur!”[131]

Barbaros ve askerleri, kısa bir zaman zarfında bölgeyi tamâmen ele geçirdiler. Başlarındaki münâfığın küffârla işbirliği etmesinden tiksinen bölge halkı ve peşindeki askerlerin birçoğu da, saflarını terkederek Osmanlı ordusuna katıldılar.

Sultan Dördüncü Mehmed (1648-1687):

Hattâ bir defâsında Fransız büyükelçisi Lâhe, hükümdarlarının İspanyollar'dan bir şehri zaptettiğini övünerek Sadrâzam'a söylemiş, böylece onu sevindireceğini ve savaşa girmeye iknâ edeceğini zannetmişti. Ancak Köprülü elçinin sözlerine hiç mi hiç iltifat etmeyip;

“Köpek domuzu, domuz köpeği dalamış neme gerek? Tek pâdişahımın işleri yolunda gitsin, bana lâzım olan odur!” cevabını verdi.[132]

Sultan Üçüncü Osman (1754-1757):

 Osmanlı Devlet hukûkuna göre; kâfirlerin yayılmalarını ve devlette çoğunluk sağlamalarını önlemek için, müslüman bir kimsenin evini veyâ arsasını kâfirlere satması kesin olarak yasaklanmıştı. Zira böyle bir durumda; kâfirlerin o yerde zamanla söz sahibi olması ve İslâm'ın yavaş yavaş ortadan kalkıp küfrün yerleşmesi ihtimali vardı.

Nitekim Sultan Üçüncü Osman da, öteden beri ciddî bir tedbir olarak uygulanan bu kanunun ihlâl edildiğini duymuş ve bu mühim kanunun tatbiki hususunda çok dikkatli davranılmasını emir buyurmuştur:

“Hâssa bostancıbaşısına hüküm ki;

Râbi'â adlı hâtun huzûruma arz-u hâl edip, mülkiyyet veyâhud vakfiyyet üzre, ehl-i İslâm illerinde tasarruflarında bulunup müslümanların yurdu bulunan menzillerin ve evlerin sahiblerinden biri menzilini ve boş arsasını bırakıp satmak murâd eyledikde, yine ehl-i İslâm'dan birine satıp ehl-i İslâm'a mahsûs evlerin ve arsanın hıristiyanlardan gerek zımmî, gerek başkasına satılması şer'an men' ve yasak olup, bunun hilâfına hareket edenler men' ve engel olunmak lâzım iken, yakın zamânda kefereden ba'zıları kendi vatanlarını terk ve İstanbul hâricinde bulunan Kavağ'a varınca, boğazın iki tarafı sâhillerinde ve İstanbul ve çevresinden ehl-i İslâm'a mahsus evler ve menziller ve boş arsalar satın alma ve ta'mîr ve binâ etme ile, Tevhîd nûru ve Rabb-i Mecîd'e ibâdet ile münevver olan Tevhîd ehlinin evlerinin müşriklerin ellerine girmesi şerî'at-ı mutahhara'ya muhâlif bir fi'l-i münkerdir...”

“İmdi, sen ki ismi zikrolunan bostancıbaşısın, sen dahî bu hususa ihtimâm ve dikkat ve bundan sonra İstanbul hâricinde ve çevresinde ve boğazın iki tarafı sâhillerinde ehl-i İslâm'dan bulunan büyük ve küçük vakf ve mülk evleri ve menzilleri ve boş arsasını, hıristiyanlardan gerek zimmet ehline ve sâire bir yol ile satdırılmayıp, umûmî bir men' ile men' ve def' olunup ve dâ'imâ tahkîk ve câsûslukdan uzak olmayarak, bundan sonra bu misilli evler ve boş arsa satılmış olduğu haber verildiği ânda, kefere ellerinden alınıp ve kurtarılıp ve şerî'at ma'rifetiyle evvelki sahibine zabt etdirmeğe veyâhud ehl-i İslâm'dan tâlib olanlara değer-i pahasıyla verdirerek bu güzel nizâmın devâm ve bekâsına ziyâde ihtimâm edesin ve yazılan ulu emrime mugâyir harekete cesâret edenleri haber aldığında derhâl vezîrin katına bildiresin.”[133]

Sultan Üçüncü Osman Han müslümanların yaptıkları binâları, yahudi ve hıristiyanların yaptıkları binâlardan iki zıra' (Osmanlı’da kullanılan bir uzunluk ölçüsü) daha yüksek yapmalarını emrederek şöyle buyurmuştu:

“İstanbul ve Galata ve Üsküdar kâdîlarına hüküm ki:

İstanbul ve Galata ve Üsküdar ve çevresinde bulunan yanmış ve gerek yıkılmış olan menziller ashâbı yeni binâ murâd eylediklerinde, ehl-i İslâm'ın mesken tutacağı menzillerin boydan yüksekliği on iki zıra' ve kefere ve yahûdî mesken tutacak menzilin boydan yüksekliği on zıra' olmak üzre, bundan evvel nizâm verilmişken; menziller ashâbından ba'zıları gizlice bir yol ile mahalleler aralarında nizâma mugâyir binâya başlamak ve evvelce verilen nizâmın ihlâline sebeb olmalarıyla, bundan evvel verilen nizâm üzere, ehl-i İslâm'ın mesken tutacağı menzillerin boydan yüksekliği on iki zıra' ve kefere ve yahûdî mesken tutacak menzilin; gerek ashâbı müslüman olsun ve gerek kefere ve yahûdî olsun, boydan yüksekliği on zira' olup, hilâfına rızâ ve cevâz gösterilmemek bâbında, bin yüz kırk altı senesi Rebî'u'l-Evvel'i ortalarında, evvelki pâdişâh -merhûm ve mağfûrun leh- Sultan Mahmûd Han zamânında verilen emr-i şerîf yenilenmek bâbında, hâlâ hâssa mi'marbaşı olan Süleymân -zîde mecduhû- arz-u hâliyle tamam ve Dîvân-ı hümâyûn'da muhâfaza olunan hükümlerin kayıdlarına mürâca'ât olundukda, söylenen minvâl üzere emr-i şerîf verildiği kayıtlı bulunduğundan, evvelce sâdır olan emr-i şerîf mûcebince amel olunmak için yazılmışdır.”[134] 

Birinci Abdülhamid Han (1774-1789):

 Sultan Birinci Abdülhamid Han Osmanlı Devleti'nin içinde yaşadığı hâlde, küffarla gizli-kapaklı görüşmeler yapan ve hıristiyan tebaaya el altından isyan tohumları ekmeye kalkışan Fener Rum patriğine, şu tehdîdinin kesin olarak iletilmesini emir buyurmuştu:

“Hâtır-ı hümâyûnuma gelen, rum patrîkine şu mutlakâ tenbîh olsa ki;

'Eğer sizden râ'iyyeti (gözetilmeyi) kabûl eden re'âyâdan (gözetim altındakilerden) birisi kefere tarafına gider ise, evvelâ seni kilise kapısına asar ve sonra o re'âyâ semtinin papası(nı) îdam ve o re'âyâ elimize girer ise beraberindekiler ile beraber katl olunur ve kiliseniz yerle bir olunur!'” [135]

İkinci Abdülhamid Han (1876-1909):

 Sultan İkinci Abdülhamid Han döneminde, Osmanlı Devleti'nin Ermenî fesâdı ile uğraşmasını ve gerek mâlî, gerekse siyâsî bakımdan sıkıntılı ve buhranlı bir dönem yaşamasını fırsat bilen siyonist lider Theodor Hertzl, pâdişâhın huzûruna beş kez elçi göndererek; yahudilerin Filistin'den toprak almalarına izin verdiği takdirde, Osmanlı Devleti'nin bütün dış borçlarını kapatmayı, hattâ beraberinde küllî bir miktar da para yardımında bulunmayı teklîf etmişti.

Şu kadar var ki pâdişah, bunun İslâm’ı küfrün karşısında tahkir etmek ve milyonlarca müslümanın katline fetvâ vermek anlamına geldiğini çok iyi bildiğinden, onların bu çirkin isteklerini şiddetli ve kesin bir dille reddediyor; Osmanlı topraklarını pây-mâl etme niyetine dayanan bu çirkin oyunu bozarak, bu sinsi yahudiye gür bir sesle;

Ben onlara bir karış dahî toprak vermem! Zira bu vatan bana değil, Osmanlı milleti’ne aittir! Benim milletim bu vatanı kanlarını dökerek kazanmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz!... Bu ülke ancak bizim cesedlerimiz parçalanarak taksîm edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına aslâ müsaade etmem!..” diyerek, gönderdiği çapulcular heyetini huzûrundan kovuyordu.[136]

Çünkü onun dedeleri o toprakları, küffar tarafından yağma ve pây-mâl edilsin diye fethetmemişler; bilâkis din-i İslâm'ın cihana yayılmasını ve küfrün ortadan kakmasını gâye edinerek, binbir türlü zorluk ve güçlükle ele geçirmişlerdi. Binâenaleyh Osmanlı'nın kanla ve kılıçla aldığı toprakları, kupkuru bir kâfir hayranlığı uğruna küffara pervâsızca teslim etmeye kalkışmak, dinimize ve vatanımıza bugüne kadar yapılmış en çirkin ihanettir!

Halbu ki ulu Hâkan bu çirkin plânının önünü kesmek için çıkardığı İrâde-i seniyye'sinde, Avrupa’daki kâfir devletlerin dahî topraklarından kovduğu, ileride bir yahudi devleti kurmak için sinsice Osmanlı topraklarına yerleşmeye kalkışan bu murdar kâfirleri gerisingeri Amerika’ya dönmeye zorlamış ve bir İslâm beldesi olan Filistin’den toprak satın almalarını şiddetle yasaklamıştı:

“Yıldız Sarây-ı Hümâyûnu, Baş Kitâbet Dâiresi:

Beyrut vilâyeti dâhilinde, Safed kasabasında bulunan ve Hayfa’ya dört yüz kırk ecnebî mûsevînin dâvetleri yönüyle Devlet-i Âliyye tâbi'iliğine kabûlleri, aydınlatılması lüzumlu ta’zîm elini uzatmış olan 20 Zilhicce 1308 târihli ulu sadâret makamının tezkeresi, ulu gözleri tarafından görülmüş oldu. Mûsevîlerin Kudûs civârında toplanmaları ve iskân etmeleri, ileride orada bir mûsevî hükûmetin teşekkülü ile netîcelendirmek gibi abes işleri nedeniyle, kat’â câiz olmakdan başka; zâten memâlik-i Şâhâne (pâdişâhın memleketleri) boş arâzîden sayılmadığına ve Avrupa’lıların dahî memleketlerinden tardetdikleri şahısların memâlik-i Şâhâne’ye kabûlüne bir sebeb olmayıp, hususiyle ortada bir Ermenî fesâdı mevcûd iken bu sûret aslâ câiz olmayacağına nazaran, ne zikredilenlerin ne de sâir mûsevîlerin kabûl olunmayarak, Amerika’da iskân etmek üzere geri gönderilmeleri maksadıyla, bundan sonra ayrı ayrı arzedilmeye ihtiyaç kalmayacak sûretde, meclîs-i Vükelâ’ca umûmî bir karâr ortaya konmasıyla, bir kayıt ile arz ve istenilen iznin keyfiyyeti, Cenâb-ı Hilâfet-penâhî’nin irâde-i seniyye'sinin gereklerinden bulunmuş ve binâenaleyh ulu sadâret makamları takımının tezkeresiyle iâde edilmiş olduğundan, o bâbda emîr ve fermân, emir yetkisi kendisine âit olan Hazret’indir

Sultan Abdülhamid Han tahttan indirildikten sonra Birinci Dünya Savaşı'nın karanlık günlerine şâhid olmuş; Selânik'te kendisine tahsis edilen Alâtini köşkü'nde otururken, aldığı felâket haberleriyle günden güne sararıp solmuştu.

Vatanperver pâdişah “Hâtırât”ında, yaşadığı bu felâket anlarından birini şöyle anlatır:

“Allah-u Teâlâ bana bu günleri göstereceğine keşke canımı alsaydı! Seccâdeyi serdim, namaza durdum. Gözlerimden sel gibi gözyaşı akıyordu. Tâ sabaha kadar secdeden başımı kaldırmadım; 'Yâ Rabbî! Sen devletimi eşkıyânın şerrinden koru! Yâ Rabbî, Sen'den başka mesnedimiz kalmamıştır! Yâ Rabbî, ne olur bana başka felâket gösterme! Dîn-i mübîn-i İslâm'ı küffar elinde kahrolmakdan ancak sen kurtarabilirsin!' diye yalvarıyordum.”[137]

Nitekim bir geceyarısı, köşkün kapısının hızlı hızlı vurulduğunu farketmişti. Aşağıya indi, gelen kişinin muhâfız kumandanı Râsim Bey olduğunu anladı. Kapının daha gerisinden ikinci haznedar kalfanın sesi geliyordu.

Sultan Abdülhamid Han kapıyı açtıktan sonra bu zâtlarla arasında geçen konuşmayı, hüzün dolu bir üslûpla şöyle nakleder:

“Fesübhânallah! Gecenin bu saatinde Râsim Bey'in bana söyleyecek nesi olabilirdi? Hemen kalkıp giyindim, bitişik odaya geçip Rasim Bey'i kabul ettim. Mahzun ve perişan bir hâli vardı.

'- Hayırdır İnşaallah Râsim Bey! Neyiniz var?' dedim. Üzüntü içinde konuştu:

'- Zât-ı hümâyûn’unuzu rahatsız etdim, beni mâzur görünüz! Dört düvelle harp hâlinde olduğumuzu söylemem gerekiyor da...'

'- Dört düvelle mi? Kim bunlar Râsim Bey, hemen Allah-u Teâlâ Ordu-yı hümâyûn'a nusret ve kuvvet versin! İnşaallah zafer bizimdir!'

Râsim bey başını yere eğmiş, ağlayacak gibi konuşuyordu:

'- Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan'la Hâkan'ım.. Ve.. Maalesef yenilmek üzereyiz!..'

Bu sözleri duyduğum an kahroldum:

'- Dört düvel birleşir de bizim nasıl haberimiz olmaz Râsim Bey?' dedim, 'Bu nasıl bir gafletdir? Bu devletler birleşemezlerdi!.. Aralarında kilise kavgaları vardı! Yıllar yılı süregelen Makedonya boğuşmasını hatırlamıyor musun?'

'- Kiliseler kanununu çıkararak, Meclis-i mebusan ve Âyan bu ihtilâfı hal' etdi. Başımıza bu işlerin açılacağını kim bilebilirdi ki?..'

“‘Ben’ diye bağırmak geldi içimden... Acı bir lokma gibi sözümü yuttum. Zihnim durmuş, içime baygınlık çökmüşdü.”[138]   

  Sultan İkinci Abdülhamid'in, İçindeki Vatan Sevgisinin Büyüklüğünü Gösteren Sözleri

Sultan Abdülhamid Han Râsim Bey'le geceyarısı Selânik'teki Alâtini köşkü'nde konuşurken, Râsim Bey kendisine; “Selânik bugün-yarın düşmek üzere. Sizi İstanbul'a götürecekler. Bunu hemen size haber vermek için emir aldım!” deyince, Sultan Abdülhamid Han büyük bir üzüntü ve öfke içinde ayağa kalkarak şöyle haykırdı:

“Râsim Bey, Râsim Bey! Selânik demek, İstanbul'un anahtarı demektir! Ordumuz nerede, askerimiz nerede? Nasıl bırakıp da gidilir?.. Bırakıp gidersek, târih ve ecdâd bizim yüzümüze tükürmez mi? Birâderim Hazretleri buranın tahliyesine râzı mı oldu? Hayır, ben râzı değilim!.. Yetmiş yaşında olduğuma bakmayınız; bana bir tüfek verin, asker evlâdlarımla berâber ben Selânik'i son nefesime kadar koruyacağım!”

Sultan Abdülhamid Han bu sözleri söyledikten sonra birdenbire yere düşmüş; Rasim Bey eski pâdişâhı ancak, yüzüne gül kokuları serperek kendine getirebilmişti.[139]  

Beşinci Mehmed (Reşad) (1909-1918):

Son Osmanlı pâdişâhı Mehmed Vâhideddin'den önce tahta çıkan Sultan Mehmed Reşad Han, Birinci Dünya Savaşı öncesi küffarla çarpışmak üzere cepheye gitmek için yol açıkan asker evlâtlarına, “Cihâd-ı ekber” metninden sonra okunmak üzere şu mânidar fermânı yollamıştı:

 “Kahraman askerlerim!..

Din-i mübîn'imize, vatan-ı azîz'imize kasteden düşmanlara açtığımız bu mübârek gazâ ve cihad yolunda bir an azîm ve sebâttan, fedakârlıktan ayrılmayınız! Düşmana arslanlar gibi savlet ediniz! Zira hem devletimizin, hem fetvâ-yı şerîfe ile cihad-ı ekbere dâvet ettiğim üçyüz milyon ehl-i İslâm'ın hayât-ı bekâsı sizlerin muzafferiyyetinize bağlıdır. Mescidlerde, Kâbetullâh'ta Huzûr-u Rabbü'l-âlemîn'e kemâl-i gayret ve huşû ile yönelmiş üçyüz milyon ma’sûm ve mazlûm mü'minin kalbinin duâ ve temennileri sizinle beraberdir.

 Asker evlâdlarım!..

            Bugün üzerinize yüklenen vazîfe şimdiye kadar dünyada hiçbir orduya nasîb olmamışdır. Bu vazifeyi ifâ ederken bir vakitler dünyayı titretmiş olan Osmanlı ordularının hayırlı halefleri olduğunuzu gösteriniz ki, din ve devlet düşmanları, bir daha mukaddes topraklarımıza ayak atmağa, Peygamber Aleyhisselâm’ın nûrlu kabir yerini ihtivâ eden mübârek Hicaz arâzîsinde istirâhatini ihlâle cür'et edemesin! Dinini, vatanını, asker nâmusunu silâhı ile müdâfaa etmeyi, Pâdişah'ı uğrunda ölümü göze almayı bilir bir Osmanlı ordu ve donanması mevcûd olduğunu düşmanlara te’sir edecek bir sûretde gösteriniz!..

              Hakk ve adâlet bizde, zulüm ve kötülük düşmanlarımızda olduğundan, düşmanlarımızı kahretmek için Cenâb-ı Âdil-i Mutlak'ın Samedânî inâyeti ve Peygamber-i Zîşân'ımızın ma'nevî imdâdı bize yâr-u yâver olacağında şüphe yokdur. Bu cihaddan mâzîsinin zarârlarını telâfî eden şanlı ve kuvvetli bir devlet olarak çıkacağımıza emînim. Şehîdlerimiz şühedâ-yı sâlifeye (geçmişteki şehidlere) zafer müjdesi götürsün; sağ kalanlarımızın ise gazâsı mübârek, kılıcı keskin olsun!..”

İşte Osmanlı pâdişahlarının “İ'lâ-yı Kelimetullâh” uğrunda gösterdikleri azim ve gayret, küffâra karşı gösterdikleri sertlik ve nefret bu kadar çoktu. Aradan uzun asırların geçmiş olması onların küffâra duydukları nefretten hiçbir şey eksiltmiyordu. Zira onlar, aradan asırlar da geçse değişmesi mümkün olmayan ilâhî hükme göre hareket ediyordu.

 Ey Reşad! Şükür secdesine kapanıp du'â eyle, çünkü Hüdâ İslam mülküne dâimâ emniyet verdi!”).[140]

Seyyid Kutub (1906-1966)

 

“Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehid edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehid olmayı) beklemektedir. (Ahidlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır"[141]   

 Allahım bizi bu Âyeti Kerimenin sırrına mazhar olan, ecrini görenlerden eyle. Âmîn!

15 yıl hapis cezası alan ve hapiste kaldığı sürece çok ağır işkencelere uğrayan Kutub, 1954 ve 1964 yılları arasında kaldığı hapishanede, tüm zorluklara rağmen Fi Zilâl'il-Kur'an ile Müslümanların düşünce dünyasında çığır açan Yoldaki İşaretler adlı eserini kaleme almayı başardı.

Bir tefsir çalışması olan Fi Zilal'il Kur'an'da vahyin mesajını yaşadığı çağ ile irtibatlandırarak, Kur'an'ın hayata yol gösteren rehber bir kitap olduğunu izah eden ve insanları Kur'an'ın gölgesinde bir hayata çağıran Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler kitabıyla da İslam düşüncesinde yeni bir dönemin işaretçisi oldu.

Kutub, cahiliye karanlığında bir meşale olan Yoldaki İşaretler'de Kur'an temelli bir akidenin ve yalnızca bu akidenin hayat verdiği İslami hareketin, İslam toplumunun yeniden inşası için önemli bir adım olduğunu söylüyordu. Şayet bu çağrının Mısır halkında güçlü bir şekilde yankılanmasına fırsat olsaydı, tarihin başka bir istikamet kazanması ihtimali yüksekti.

1965 yılında, Yoldaki İşaretler'de yer alan düşüncelerinin kendisi için nasıl bir tehdit oluşturduğunu fark eden Abdülnasır'ın emriyle Seyyid Kutub tekrar tutuklandı ve mahkeme sonunda idamına karar verildi.

Hapis ve işkence döneminin yeniden başladığı bu süreçte, Abdünnasır, özür dilediği takdirde Seyyid Kutub'u affedeceğini söylüyordu, hatta bunun için ailesini dahi baskı altına alıyordu ama 60 yaşında olmasına ve türlü işkencelere rağmen, Seyyid Kutub davasından vazgeçmedi ve Nasır'ın teklifine karşı şu tarihi cevabını verdi: "Eğer Allah kanunu ile mahkum edilmişsem ben Hakk'ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkûm olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allah'a şükürler olsun ki on beş sene cihad ettikten sonra bu mertebeye ulaştım. Ben Allah yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem. Namazda Allah'ın birliğine şehadet eden parmağım asla bir tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır."

Müslümanlara her türlü cahiliyeden koparak Kur'an'a dönmeleri çağrısında bulunduğu Yoldaki İşaretler, bir bakıma Seyyid Kutub'un idam fermanı oldu.

İnfaz kararı 29 Ağustos 1966'da uygulanan Seyyid Kutub, vahye şahitliğini şehitlik mertebesine taşırken, geride bıraktığı eserleri ve düşünceleri ile İslami mücadele yolunda önemli bir işaretçi olarak yerini alıyordu… (Haksöz / Ajanslar)

ÇANAKKALE SAVAŞI

Çanakkale Deniz Savaşları, 19 Şubat 1915’te başlayıp, 18 Mart 1915 te sona erdi. İngiliz, Fransız, Avustralya, Yeni Zelanda ve diğer bazı sömürge ülkelere ait askerler 25 Nisan 1915 günü karadan çıkarma yapmaya başladılar. Kara savaşları, 9 Ocak 1916 tarihinden itibaren Kefere Ordularının tamamı Çanakkaleyi terk etmişlerdir. 250 bin civarında şehide karşılık İman küfre bir kez daha galip gelmiştir.

 Aziz Müminler!

 Şimdi Gelelim Çanakkaleye.

 Ki bu savaş, Halifesinin Bütün bir Ümmete yaptığı son Cihat çağrısı ile Küffara karşı yapılan son cihaddır.

 ((Birinci Dünya Harbinin Almanya ve müttefikleri ile İngiltere ve müttefikleri arasında cereyan ettiği malumdur. Osmanlı Devleti, Almanya tarafında olarak harbe katıldı. Bizim için savaş hali, 2 Kasım 1914'te Rusya'nın harp ilan etmesiyle başladı ve 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi ile sona erdi. Savaş dört yıl sürdü. Bu zaman içinde Osmanlı ordusu yedi cephede çarpıştı: Kafkas, Irak, Suriye ve Filistin, Çanakkale, Romanya, Makedonya, Hicaz ve Yemen.

 Rusya'nın bize harp ilan etmesinden bir gün sonra, zaten boğazın dışında beklemekte olan İngiliz harp gemileri Çanakkale Boğazı'nın girişindeki mevzileri bombardıman ettiler. Bu taarruz ile Çanakkale cephesi açılmış oldu.

 İngilizler ve Fransızlar Çanakkale'den geçerek İstanbul'a ulaşmak ve Osmanlı Devleti'nin başşehrini ele geçirerek onu harp harici bırakmak istiyorlardı. Böylece Almanya, bu müttefikinden mahrum bırakılacak, Rusya'ya ve doğudaki itilaf ordularına yardım yapılabilecek ve en mühimi kendilerinin doğudaki müstemlekeleri emniyet altına alınmış olacaktı.

 İngiltere, Fransa ve Rusya'ya karşı zafer kazanmış ve basında müslümanların Halifesinin bulunduğu bir Osmanlı devletinin varlığının manası düşünülürse-ki bu, dünyadaki bütün müslmanların istiklallerine kavuşmaları demekti-İngiltere ve Fransa'nın bu savaşa verdikleri önemin sebebi derhal anlaşılır.

 

Cihad-I Mukaddes İlanı[142]

 Osmanlı Devletinin başkanı aynı zamanda dünyadaki bütün müslümanların reisi olarak "halifelik" makamında bulunuyordu. Osmanlının karşısında savaşmakta bulunan üç büyük düşman ise, neredeyse bütün müslüman memleketleri müstemlekeleri olarak idareleri altında tutuyor ve bir çoğunu da bil fiil işgal etmiş bulunuyorlardı. Dolayısıyla bu savaş, Osmanlı Devletinin Rusya ile bir "son hesaplaşması" olduğu gibi, aynı zamanda "esir müslümanları kurtarma savaşı" idi.

 Bunun için Osmanlı Devleti idarecileri, Şeyhülislam Hayrı Efendi'nin "Bütün müslümanlara cihadın farz olduğunu ve Halife'ye karşı savaşan ordularda bulunmanın müslümanı dinden çıkaracağını" bildiren beş fetvası ile beraber "Cihad-ı Ekber Hakkında Beyanname-i Hazret-i Hilafetpenahi'yi yayınladılar. "Cihad-ı Mukaddes Beyannamesi" diye anılan bu tebliğler 21 Zilhicce 1332/29 Teşrinievvel 1330 (11 Kasım 1914) tarihini taşıyordu.

 Bu fetvalar île Hilafet beyannamesi ve ulemanın İslam alemine hitabeden yazıları çeşitli dillere tercüme edilerek bütün dünya müslümanlarına dağıtılmaya çalışılmıştır.

 Bu beyannameler çok tesirli olmuş ve müstemlekeci kuvvetlere karşı direnebilecek bir gücü olan müslüman milletler, onlara askerlik yapmayı reddetmişlerdir. Mesela, ingiliz Genel Komutanı Mısır ordusundaki Mısırlı subayları toplayarak; onlara, önce İngiltere'nin Mısır'a medeniyet yolunda o zamana kadar yaptığı yardımları saydıktan sonra "Osmanlı ordusunun Mısır'a yürümesi halinde kendileriyle beraber Osmanlıya karşı savaşıp savaşmıyacaklarını" sorması üzerine bütün subaylar "Bir başka düşmana karşı onlarla birlikte savaşacaklarını, fakat Hilafet makamına silah çekemiyeceklerini" bildirmişlerdi. Bunun üzerine ordudaki Mısırlı askerler Sudan tarafına gönderilmiş ve yerlerine Hindliler ve ingiliz askerleri getirilmişlerdi. Harbin hiç bir safhasında bize karşı savaşmış bir Mısırlı askere rastlamıyoruz.

 Ayni hadise müslüman Hindliler tarafından da tekrarlanmış ve Hind müslümanları bu askerliği reddetmişlerdir. Savaştığımız Hindliler müslüman değil "hindu"lardır.

 

Esir Müslümanların Durumu

 Buna rağmen karşımızdaki cephelerde müslümanlara rastlamamız da tabiidir ve rastladık da... Çünkü müslümanlar, hem esir hem de cahildiler. Ayrıca o zamanki haberleşme vasıtalarının kıtlığı, müstemlekeci kuvvetlerin haberleşmeyi önledikleri, dinden imandan habersiz cahil ve "sadece ismen müslümanların" daima mevcut olduğu ve nihayet her şeyden haberdar olsa da Hilafet makamına ve müslüman kardeşlerine karşı savaşmaktan çekinmeyen ahlaksız kimselerin her yerde bulunabileceği gerçeği, bize bu durumu açıklayacaktır.

 Zavallı müslümanları birbiriyle savaştıran bir başka zorlayıcı sebep de İngiliz, Fransız ve Rus kafirinin cepheye, sürmek istediği müslüman gençlerinin ailelerini rehin tutması ve cephede itaatsizlik etmeleri halinde onların cezalandırılacaklarını bildirmeleri idi. 1985 yılı içinde TV'de gösterilen yabancı yapımı bir belgesel filmde yaşlı bir Cezayirli bunu aynen ifade etmişti.

 Halifenin cihad-ı mukaddes ilanına ve İslam kardeşliğine rağmen yine de "müslümanların düşmanlarımızla birlik olarak bize karşı savaşmış oldukları" iddiası, "islam kardeşliği" fikrinin tesirinin kalmadığı ve "islam birliği" düşüncesinin artık bir hayalden ileri geçemiyeceğ'ini telkin etmek isteyen yabancı mihrakların propagandasından başka bir şey değildir ve tamamen asılsızdır. İlim ve araştırma yollarına sahip çıkan yeni müslüman neslin bu boş iddiaları tarihi vesikalarla reddedecekleri günler gelmiştir.

 

Seyit Çavuş:

 Çanakkale Savaşları'nda göstermiş olduğu kahramanlıklarınla adını İslam tarihine yazılmıştır. 18 Mart Deniz Savaşı anında, Rumeli Mecidiye Tabyası'nda ayakta kalan tek top vardı ve onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştur. Seyit Onbaşı büyük bir güçlükle 215 Okkalık olan bu ağır mermiyi üç kez tekrarlayarak namlunun ucuna sürerek bu kahramanlığınla Ocean gemisi büyük bir yara almıştı.

 Seyit Ali Onbaşı ile birçok menkıbeyi Mehmet İhsan Genişçan, eserlerinde şöyle dile getirmiştir;

 "Ne hikmetse bataryada tek top ayakta kalırken, ama onun da vinci kırık olduğundan mermileri namluya bir türlü süremiyorlardı. Yüzbaşı Hilmi Bey, etrafında birilerinden yardım almak düşüncesiyle bataryadan uzaklaştığı esnada Niğdeli Ali ve Koca Seyit ümitsiz ve hayli perişan vaziyette ne yapacaklarını düşünüp duruyorlardı.

 Melekler gibi, Hz. Adem as gibi, Hz. İbrahim gibi

سُبْحَانَ اللَّهِ ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ ، وَلا إِلَهَ إِلا اللَّهُ ، وَاللَّهُ أَكْبَرُ ، وَلا حَوْلَ وَلا قُوَّةَ إِلا بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ 

"Ulu ve yüce Allah'tan başka hiçbir güç kuvvet yoktur ki", duasını Seyit'in ağzından nur tanesi gibi âdete damla, damla dökülmeye başlamıştır.

 Seyit Ali, bu duayı defalarca üst, üste okumuştur. Bu Allah'a yalvarışı şüphesiz hiç kimsenin ettiği dualara benzemiyordu.

 Aşk ile feryat etmesi ve 257 okkalık top mermisini kucaklayarak omuzuna alması birdenbire olmuştur. Demir basamakları tam üç kez inip çıkmıştır. Yanında bulunan Niğdeli Ali, Seyit'in göğsünden ve omuzundan gelen kemiklerinin çatırdamasını duymuştur. Hayret ediyor, dehşet içinde bakıyordu.

                  Top Ateşlenirken Seyyid Onbaşının dudaklarından:

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللّهَ رَمَى وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلاء حَسَناً إِنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Onları siz (Bedir’de kendi kuvvetinizle) öldürmediniz; fakat onları Allah öldürdü. (Resûlüm! Bir avuç kumu) attığın zaman da sen atmadın; fakat Allah at(tırıp onları perişan ve mağlup et)ti. (Bu da) mü’minleri, katından (yaptığı) güzel bir imtihanla sınamak içindir. Şüphesiz ki, Allah (her şeyi) işitendir, bilendir.”[143]Ayeti kerimesini terennüm ederken;

 Sanki Bedir Meydanında Rabb-i Rahîm’ine ellerini açarak;

“Allahım! Bana yaptığın vaadini yerine getir!

“Allahım! Bu bir avuç Müslüman mücahit helâk olursa, artık sana yeryü­zünde ibadet edecek kimse kalmaz.”[144] Diye, kâinatı ağlattıracak kadar hazin, arz ve semâya gözyaşı döktürecek ka­dar tesirli duasını yapan Allah Rasülü Hz. Peygamberimizi andırıyordu.

 Topun namlusuna sürülen üçüncü mermi ile savaşın kaderini bu şekilde değiştiren ve olay yaratmış oldu.

 İngilizler'e ait "Ocean" adlı zırhlı, bu merminin vuruşuyla korkunç yara almıştır. Aynı günde ve saatlerinde Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa, Ödül almıştır. Seyit'e onbaşılık rütbesini veren kumandandır.

 Seyit Onbaşı 1918 sonbaharında köyüne dönerek, sanatı olan ormancılık ve kömürcülüğüne orada devam etmiştir. 1934 tarihinde yürürlüğe konulan soyadı yasası ile "Çabuk" soyadını almıştır. 1939 yılında hastalanarak akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

 Çanakkale Boğazını gemilerle geçemeyeceklerini anlayan düşmanlarımız, topraklarımıza karadan girmeyi denediler.

 Nitekim Çanakkale savaşında Ülkemizi ele geçirmek üzere gelen düşman kuvvetleri kahraman ecdadımızın savunması karşısında bozguna uğramışlardır. Mehmet Akif Ersoy bu durumu şöyle dile getirmiştir.

 

Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;

Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat iman?

Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;

Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme" dedi.

Âsım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.

Kendi Cenaze Namazlarını Kılan Şehidler:

Kirte muharebelerini yaşayan o dönemin gazilerinden birisi tarafından anlatılmış, kendi cenaze namazını kılarak ölüme aldırış etmeyen Mehmetçiğin Hikayesi muharebelerin hangi koşullarda yapıldığını ortaya koymaktadır:

 “Kirte muharebeleri sırasında, bölükler arka sıralarda hücum sıralarını beklemektedirler. Ön siperdekiler ileri fırlamış boğuşuyorlar. Yüzbaşı hücum için emir bekliyor. Askerin tamamı süngü takmış siperden fırlamak için hazır. Heyecan dorukta... Dudaklar kıpır kıpır dualar okuyor, kelime-i şehadet getiriyor. Süre uzuyor.

Yüzbaşı erlere sesleniyor: "Yavrularım... Aslanlarım... Biraz sonra Cenâb-ı Rabbü’l Âlem'in huzuruna varacağız. Abdestsiz gitmeyelim... Haydi! Tüfeklerimizin kabzalarına ellerimizi sürüp hep beraber teyemmüm edelim..." Teyemmüm edilir... Bekleme devam etmektedir.

Biraz sonra Yüzbaşı; "Çocuklarım... Sanıyorum biraz daha bekleyeceğiz... Önümüzde biraz daha zaman var. İleride arkadaşlarımız şehit oluyor. Vakit varken, hem onlar için hem de kendi cenaze namazımızı kendimiz kılalım.

 Kâbe karşılarında...

Arkadan Oflu Ali Çavuş bağırır: "Er kişi niyetine..."

“Allahü Ekber”!

 Niçin muharebe ettiklerinin farkında olan bu yiğitler, biraz sonra şehadet sırasının kendilerine geleceğini de biliyorlardı. Tek bir gayeleri vardı: İ’layı Kelimetullah.

 v Avustralyalı İki Şehidin Destanı

 Yazımızı, cihad-ı mukaddes ilanını, ta Avustralya'da duyan iki Osmanlı Türkünün iftihar edilecek destanı ile bitirelim:

 Bunlar Avustralya'nın "Silver City" şehrine yerleşmiş iki Osmanlıdır. Orada çalışarak hayatlarını kazanmaktadırlar. Günün birinde Halifelerinin İngilizlere karşı Sancak-ı Şerifi çıkardığını ve bütün müslümanları cihada çağırdığını öğrenirler. Bu sırada Çanakkale cephesine gönderilmek üzere Avustralya'dan asker toplanmaktadır.

 Bu iki genç, şehrin valisinin huzuruna çıkarak şöyle derler:

 "Halifemiz size karşı harp ilan etmiş. Bizim de buna icabet etmek vazifemizdir. Fakat biz sizin bu kadar zamandır ekmeğinizi yedik. Bırakın gidelim. Sizinle cephede savaşalım. Burada size karşı bir harekette bulunmayı nankörlük sayıyoruz." Vali gülmüş ve onları reddetmiş:

"Bizi tehdid mi ediyorsunuz? Haddinizi bilin, edebinizle oturun yerinizde!"

Bizimkiler de:

"Eh ne yapalım, bizden günah gitti" diye söylenerek uzaklaşmışlar.

Hemen neleri varsa hepsini satmışlar. İki makinalı tüfekle bol cephane edinmişler.

Sonra? Sonra da Çanakkale'ye gönderilmek üzere limana sevk edilecek olan Anzak askerlerim taşıyan trenin geçeceği dar bir boğaza gidip mevzilenmişler. Namazlarım kılıp helallaştıktan sonra, kazdıkları siperlere yerleşmişler.

 Üzerinde elde dikilmiş bir Osmanlı bayrağının dalgalandığı bu siperlerin hizasına gelince, raylar üzerine yığılan taşlar treni durdurmuş ve o tren, yedi yüz Anzak askerini ölü ve yaralı olarak bırakmak zorunda kalmış.

 Etraftaki tepelerde kalabalık Osmanlı kuvveti arayan düşman, bütün bu savaşı verenin sadece iki şehid kahraman olabileceğine çok zor inanmış. Neredeyse bizim bugünkü aydınlarımız kadar gafil olan ve İslam'ın gönüllerdeki hakimiyetini bilemeyen İngiliz valiye de o iki kahramanın mübarek naaşlarını selamlamaktan başka yapacak bir şey kalmamış.))[145]

 

Çanakkale Savaşında Pakistan Çanakkelede

Muhammed İkbal'in Rüyası

Çanakkale'de savaşın en kızgın anlarının yaşandığı sıralarda, Pakistan'ın Lahor kentinde, en büyük alanlardan birinde, halkın büyük bir teveccüh gösterdiği muhteşem bir miting düzenlenir. Mitingin amacı Çanakkale 'de çarpışan Türklere yardım ve gönüllü toplamaktır. Halkın büyük çoğunluğunun fakir olmasına rağmen, meydanlara serilen yardım sergilerine, kulaklarında ki küpelerini, parmaklarında ki alyansları, evdeki eşyalarını satarak elde ettikleri paraları atarlar kadim dostlarımız. Muhammed İKBAL çıkar kürsüye ve birkaç gün önce gördüğü rüyayı anlatır mahçubiyet içerisinde. Daha sonra da o gün tarihe mal olacak o meşhur şiirini okur halka hitaben ;

 

Dedi Hz. Muhammed sav
Cihan bahçesinden bana bir koku gibi yaklaştın
Söyle bana ne gibi bir hediye getirdin?

Dedim: Ya Muhammed sav dünyada yok rahatlık
Bütüm özlemlerimden umudu kestim artık
Varlık bahçesinde binlerce gül lale var 
Ama ne renk ne koku... Hepside vefasızdır


Yalnız bir şey getirdim kutlanmıştır tekbirlerle
Bir şişe kan ki eşi yoktur namusudur, vicdanıdır
Buyurun, bu çanakkale şehidinin kanıdır

İKBAL ile birlikte meydanda ki herkes hüngür hüngür ağlamaktadır. Gönderilen maddi yardımların yanında bir de içten dualar ederler Çanakkale'deki kardeşlerine. İçlerinden bazıları son kuruşlarını da verdikleri yetmezmiş gibi cephede savaşmak üzere gönüllü yazılırlar. Bütün bunların hepsi bir yana sessizce gerçekleşen bir olay daha yaşanır o gün. Yürekleri parçalayan, işte inanç bu, kardeşlik bu dedirten olay şöyledi;

 Meydanda ki bu muhteşem mitinge kucağında ki yeni doğmuş bebeği ile iştirak eden bir anne, yeni dul kalmış ve verecek bir şeyide olmadığından eziklik içerisinde kıvranmaktadır. Fakat birden hızlı ve emin adımlarla uzaklaşır oradan. Nihayetinde zengin bir efendinin konağının önünde durur. Kapıyı çalar ve efendi ile görüşmek istediğini söyler hizmetkârlara. Dilenci olduğunu düşünerek almak istemezler bu kadını. Fakat ısrar eder kadın ve çıkarırlar zengin efendinin karşısına. Efendi, ne istiyorsun diye, sorar. Cevap verir kadın; Bebeğimi sana satmak istiyorum. O devir de hizmetçi olabilecek küçük yaşta çocuklar satılmaktadır. Fakat bu yeni doğmuş bir bebektir. Hangi anne, canından çok sevdiği yavrusunu ve hangi sebeple satmak istemektedir. Zengin efendi sorar ama cevap alamaz kadından. Merak eden efendi çocuğu alır. Parayı verir kadına ve takip etmelerini emreder hizmetkârlarına. Lahor'da ki miting meydanına kadar takip ederler kadını. Çocuğunu satarak elde ettiği parayı kuruşuna kadar meydanda ki sergiye bırakır kadın. Hizmetkârlar efendiye anlatırlar olayı. Şaşkınlık içerisinde kalan efendi, bulup getirin o kadını der. Bulur, huzuruna getirirler kadını. Efendi; “Sen söylemedin ama ben seni takip ettirdim ve paranı Çanakkale'ye gönderilmek üzere bağışladığını öğrendim. Bunu niçin yaptığını bana anlatmak zorundasın” der. Kadın, efendiye dönerek, işte İslam Kadını bu dedirtecek ve oradakileri yüreğinden vuracak sözleri söyler ;

 “Şimdi sen diyorsun ki; Çanakkale'ye gönderilecek bir silah için koklamaya doyamadığın yavrunu niye sattın öylemi? Osmanlı zayıf düştüğünden beridir, yanıbaşımıza kadar gelen İngilizlerin yaptığı zulümler ortada. Bu gün Muhammed İkbal dedi ki; ‘Eğer Osmanlının son kalesi olan Çanakkale'de geçilirse, Hilafet kalmaz ve iyi bilin ki sıra sizdedir.’ Eğer İngiliz burayada gelir, namuzumuza el uzanır, bayrak iner, vatan toprağı düşmanın pis çizmeleri altında çiğnenirse, çocuğum olsa ne olur, olmasa ne olur. İşte bu yüzden hiç tereddüt etmeden sattım yavrumu. İngilizlere köle olacağına size hizmetkar olsun.”

 Anadolu kadınından farklı düşünmeyen bu Pakistanlı kadında böylece bize ve zengin efendiye güzel bir ders vermiş oldu. Bu sözler üzerine duygulanan efendi, hizmetkarlarına derhal çocuğu kadına geri vermelerini emreder. Ardından yüklü bir miktar daha parayı miting meydanına gönderir.

 Çanakkale Savaşı Milletimizin var olup-olmama savaşıdır. Bu savaş bütün dünyaya “Çanakkale Geçilmez” dedirterek zaferle sonuçlanmıştır.     

Dün Ecdadımız yapması gerekeniyaptı. Aç kaldı, ayazda kaldı, ağladı ama her daim rabbine dayandı. İman kalesiniterketmedi. Acılar ve yokluklar çekti, bırakmadı İslam Davasını. İnanmıştı bir kerre, “Kalırsa gazilik rütbesini, ölürse şehidlik rütbesini Allah’ın kendisine vereceğini.”

 Şehitlik ve gazilik onun varabileceği en yüce makamlardandı. Böyle müjdelemişti, Alemlere Rahmet Peygamberi sav.

 Değerli kardeşlerim!

Bu vesile ile Din, iman, vatan, namus, … gibi her türlü kutsallarımız uğrunda hayatını, varlığını ve canını feda etmiş kahraman gazilerimiz ve aziz şehitlerimizirahmetle ve minnetle anıyoruz. Ruhları şad, Makamları Âlî, Şefaatleri üzerimize olsun.

 Aziz Müminler!

 Onlar nefretlerinde ve sevdalarında, korkularında ve ümitlerinde her daim Kuran Ve Sünneti düstur aldılar. Korktular biricik Rabblerini üzmekten, çekindiler Rahmet Peygamberinden sav uzak kalmaktan. Allahın “İpim” dediği“Kurana” sarıldılar, “uyun” dediği“Sünnet” yoluna koyuldular. Korktular Maide Suresindeki şu ayetin kendileri için olacağından:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَاء وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah onun yerine ileride öyle bir millet getirir ki; Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı başları dik ve güçlüdürler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfu ihsanıdır ki, onu dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniştir, her şeyi bilendir.”[146]

 Rabbimizin şu tesbiti acaba bizim neslimiz için mi diye ürpermemek elde değil:

فَخَلَفَ مِن بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا

“Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler.”[147]

 Kıymetli Müslümanlar!

 Mehmet Akifin dediği gibi;

 Zannetme ki ecdadın asırlarca uyudu
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu

Üç kıtada yer yer kanayan izleri şahid,
Dinlenmedi bir gün o büyük şanlı mücahid.

 Ecdadımız yapması gerekeni yaptı ve küfrü ve kafirleri hezimete uğrattı. Ancak ardından gelen bizler de ecdadımızın cihad ve şehadet anlayışına sarılmadığımızdan dolayı maalesef, nefsimizin, şeytanın ve kafirlerin tuzağına düştük. Gelinen son noktada her karış toprağında şehid kanı olan şu islam coğrafyasının şu vatanımızın her köşesinde, zina, içki, kumar, iffetsizlik, faiz, düşman çizmesi, … Ecdadımız hangi şeylere karşı mücadele ve cihad etmişse, hepsi de revaçta. Haramlar diz boyu.

 Çanakkalede Arabı, Türkü, Kürdü,  Lazı, Çerkezi, Hindlisi Bosnalısı, daha nicerenkleri, ırkları ve dilleri ayrı müminler cephede kafire karşı,

إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُم بُنيَانٌ مَّرْصُوصٌ

“Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.”[148] Ayetin gereği olarak tek yürek savaşırken, bu gün bu milletlerin birbirinin düşmanı haline gelmesi çanakkaleyi kaybettiğimizin isbatı değil de nedir.

 Zaferi ve Şehidi ile öğündüğümüz Çanakkale bu gün neyi ile meşhur?

 Osmanlıya başkentlik yapmış Edirne, Trakya neyi ile meşhur dersiniz?

 Gerçekten de Çanakkale geçildi mi, geçilmedi mi?

 SONUÇ:

وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

“Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ediniz. Aranızda tartışmaya, çekişmeye düşmeyiniz. Yoksa moraliniz bozulur, hızınız kaybolur. Sabrediniz. Çünkü Allah sabırlılar ile beraberdir.[149]

وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ

“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.”[150]

 Kıymetli Müminler!

 Vaazımızı Mehmet Akif Ersoy’un şu dizeleriyle bitiriyorum.

 “Girmeden tefrika bir millete düşman giremez.
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez." 

 Ey Yüce Rabbim!

 Ümmeti Muhammede birlik ve dirlik nasip et. Gönüllerimizde bütün müminlere karşı en derin sevgileri yerleştir. Onlara karşı en ufak bir kin nefret bırakma. Bizi ana-babalarımızı ve evlatlarımızı dininde sabit, yolunda daim eyle. Nefsimize, şeytana ve düşmanlarımıza karşı bize uyanıklık ve nusretinle bizleri muzaffer eyle. Ecdadımızın yürüdüğü Cihad yolllarında yorulan, şehidlikle dünya hayatını taçlandıranlardan eyle.

 Son nefesimizde Kelime-i Tevhid ile buyrun:

“La ilahe illallâh muhammedür rasûlullâh”,

Kelime-i Şehadet ki, buyrun:

“Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve Rasûlüh.” Diye diye, Cennetteki makamlarımızı görüp, tebessüm eden bir çehre ile şu fani Âlem’den ebedi alemine göçmeyi, “Refiki a’la, refiki a’la” diyen Habibine kavuşmayı, Şehid edildiğinde: "Kabe'nin Rabbine yemin ederim ki, ben kazandım” diyerek Firdevs Cennetlerine göçen Haram b. Milhan’a komşu olmayı hepimize nasip eyle Allahım. Amin!

 

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَو

Allah’ım! Ümmetin Suskunluğunu Sana Şikayet Ediyorum!

Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah!..Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!..

Ben ki saçları ağarmış, ömrünün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belalarının estiği biriyim!..Tek isteğim benim gibi, Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır!..

Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helak olmuş ölüler!..Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felaketler karşısında?...

Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok,ALLAH için ve ümmetin namusu için kızacak?..Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak!..

Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken? ... Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!..

Omuzlarımıza el verecek ve göz yaşlarımızı silecek bir bakış!..
Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilatları ve bariz şahsiyetleri,ALLAH için kızmaz mı!? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye;

Ey RABBimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mümin kullarına yardım et! diye çağıramaz mı!?..Buna da mı gücünüz yetmiyor!?...

Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak:
Bizler direndik! İleri atıldık ve kaçmadık!...Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek!... Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!..

Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin!...Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim!... Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!..

Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! ..

Temennimiz, ALLAH’ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır!..
Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! ALLAH aşkına, bari aleyhimize olmayın!..
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!..

ALLAH’ım! Sana şikayette bulunuyorum. Sana şikayette bulunuyorum… Sana şikayette bulunuyorum..Gücümün azlığını, imkanımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı sana şikayet ediyorum..

Sen mustazafların RABBisin Sen bizim RABBimizsin Bizi kime bırakıyorsun?..
Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?..

ALLAHım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına sana şikayette bulunuyorum…

Sana şikayette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı ve Birliğimiz bozuldu Yollarımız ayrıldı Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini Sana şikayet ediyoruz…

 

Şeyh Ahmet Yasin


KAYNAKLAR:

 

Kuran-ı Kerim Meali, Diyanet vakfı
Kuran-ı Kerim Meali, Fevzül Kur’an
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
Hakikat Dergisi: http://www.hakikat.com/dergi/148/bsyz14804.html
Altınoluk Dergisi, 1986 Mart, sayı 1, sayfa 19
Büyük Yaşayanlar, MGV Yayınları, Sayfa 124
Rasulullah org: http://www.resulullah.org/hubeyb-bin-adiyy-ra
Bazı Vaaz Siteleri

 

YAŞAR KAPKARA
VEZİRKÖPRÜ CEZAEVİ VAİZİ
 MART 2015
VEZİRKÖPRÜ

31 Ocak 2026
Test

Form Gönderimi

Tamam

WhatsApp
Copyright © Sofa İç Mimarlık 2026 | Her Hakkı Saklıdır. ÜCRETSİZ KEŞİF 0312 000 00 00 WHATSAPP HATTI